Beklemek…

Dün, sıcaktan daha koyu bir dostumu, muayyen randevu saatinde bekledim, fakat gelmedi. Ayrılırken, içinde yüzdüğüm hisleri olsun şu kâğıda karalayıp günlük fıkramı çıkarayım dedim. Bahsettiğim hisler, beklemekle alâkalıdır ve beklediğim sıralarda duyduğum hislerdir. Düşünün, sevilen bir arkadaşı, gelişini dört gözle umduğunuz ve saadetini yaşamaya başladığımız bir dost veya sevileni beklemek ne güzel şeydir. O geç geldi veya gelmedi diye kara kara somurtup kaderimize küsmek kadar çocukça bir hareket olur mu? Gerçi umduğunuzu karşınızda görmenin bahtiyarlığı az değildir. Ama ya beklemenin, bulamamasıyla da olsa, beklemenin güzelliği!.. Hem sanki her beklediğimiz neden gelmelidir? Bizzat bizlerin, dünyaya şeref vermemesi için yolumuzu bekliyen cemiyetimize, bizden ümit, bizden destek uman ve gelişimizi sancıların en azizi içinde kıvranarak bekliyen analarımıza kaç kuruşluk hayrımız dokundu ki! Doğduktan sonra da, bizler bekledik sırasıyla. Dişlerimiz çıksın diye. Çıktı; hangi özlediğimizi ısırabildik? Bekledik, yürüyelim diye. Yürüdük; kaç adım ilerliyebildik? Bekledik, okula gidelim, mektebi bitirelim, diploma alalım diye. Aldık da; ama çevremize kaç paralık fazilet saçabildik? Kadın, erkek bekledik, evlenelim diye. Evlendik. Ben korkmuyorum, haydi dostlar, sizler de cesaretle itiraf edin; bir tek kişimiz hayatında hayal ettiği saadet yemişini tam tadabildi mi? Beklemenin sonunda dileğimize kavuşmanın mesut rüzgârı hiç birimizin göğsünü serinletememiştir. Fakat siz gelin, bana hak verin. Asıl güzel şey, bin heyecan içinde beklenilene kavuşamamaktır. Bedbin Alman filozofu Schopenhauer gibi beklemeyi asla sonsuz ıstırap diye düşünmem. Beklemenin de çıkarılacak tadı vardır bence. Bir Fransız şairinin “beklemek” adlı şiirini hatırlarım. Sağlam olarak aklımda kalan son iki mısraı şudur:

Kısmet olmasa da meyveyi yemek,
Sulamak, ümidin bu ağacını.”

Şimdi gözümün önüne genç âşıkın sevgilisini beklediği halde bulamaması ve bunun yüzünden düştüğü keder uçurumu geldi. Elime böyle bir âşık geçse, Omuzuna doğru dikkatle eğilir ve derdim ki: “Neden böyle üzüntülüsün. Bir şeyi, veya birisini beklersin, gelir; bu bir mesele mi? Daha doğrusu bu çabuk sona ermiş bir kitap kadar insafsız hareket olur. Ama düşün ki beklemiş, fakat bulamamışsın; ummuş, fakat görememişsin; aramış, fakat elde edememişsin. Hiç buna üzüntü duyulur mu? Sık avuçlarını, yum gözlerini, yaşa saadetini. Sakın içindeki büyük sermayeni kimselere gösterme. Bahtiyarlığını Allah korusun.”

Evet, o, içinde bulunduğu rahmetin farkında olmayan gence böyle derdim.


Şardağ, R. (1952, Ağustos 3). Günübirlik/Beklemek. Yeni Asır, s. 3.


Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın