Atlantiğin ötesi

Birkaç gündür, içeride ve dışarıda, kazandığımız zafer üzerine süregiden yorumlara bakıyorum. Bizimkilerle yabancı görüşlerin birleştiği iki nokta var: Türkiyenin pakta alınması, dünya güvenliğini geniş çağda, kendi güvenliğimizle birlikte sağladığı için, yarım yamalak kalmış bir başarının tam zafere ulaşması demektir; bu, birinci yorum! Bir de şu fikir hâkim: Dünya artık, kasıtlı düşmanlar hariç, hür milletlerin dost halkasıyla çevrilmiş bulunuyor. Yer yuvarlağını kundaklamak isteyecek olanların son cürreti de sıfırı tüketmiş demektir.

Bu iki yorumun her ikisi de doğru ve yerinde. Fakat bizim için Atlantik paktının ötesinde, evet, asıl orada başlayan büyük bir zafer hâdisesi var ki siyasî yorumların çerçevesi içinde hapsolan gözlerimiz bunu bir türlü göremiyor.

Bu millet büyük kudrete sahipken, yedi ülkeye hükmederken, hep biliriz, herkesin, yabancı milletlerin, kendilerinden üstün gördükleri bir nizam, adalet ve iyi idare örneği idi. Kanunî devrinde Frenklerin Türke (La Grand Monsieur) büyük efendi dedikleri, tarihin öğrettiği bir gerçektir. Fakat Osmanlı–Türk İmparatorluğu, tarihin mukadder cilveleri ve kötü idare şartları neticesinde dağıldıkça, bizim Avrupalı sayılmayışımız, sık sık yüzümüze vurulmuş, daima ve daima geri millet muamelesi görmeğe lâyık bir Asyalı devlet addedilmişizdir. Bir zamanlar, hasta ve ölmüş adam olarak vasfedilen milletimiz iyi bilir ki, bu sıfatta, biraz da hasta kalmasını ve hattâ ölmesini arzu edenlerin temennisi gizli idi. Atatürk adındaki dünyaya bir daha zor gelecek olan dâhinin eliyle bu kötü temenniye inen şamar bile, bizi Batılılarla bir hizada görecek anlayışın kurulmasına henüz kâfi gelmemişti. o zamanlar, dünya yüzünde hüküm süren iktisat buhranının en koyu günlerinde Berlin’de bir cihan iktisat kongresi toplanmıştı. Orada, bağırışı hâlâ kulağımızı yırtan çatlak bir ses şöyle haykırmamış mıydı? “Türkiye, iktisaden kalkınıyor. Avrupa’da, bir Asyalının kalkınışı, bizim ölümümüz demektir.” Mussolini adındaki o bacaksız faşist lideri: “Bu Asyalı devletin Avrupadan koğulması lâzımdır” sözünü, – Sonradan Atatürk’ten ödü kopup geri alsa bile- ağzından kaçırmadı mı? Dünya yüzünde, İslâmlığın bayrağını dört bir ülkeye diktiğimiz günlerde dahi lâik kalmışken, hattâ ahde vefa göstermek için dini ayrı milletlerle tâ o eski emperyalist asırlar içinde elele vermişken, kâh din taassubundan, kâh iktisadî bir sömürme gayesiyle ve kâh rafine bir Avrupalılık hastalığından gelme zaafla bazen da idarî teşkilâtımızın monarşik yapısından dolayı bizi Asyalı saymak zihniyeti, son tepkilerini, Atlantik paktına alınmaya tekaddüm eden günlerde dahi göstermiştir.

Hürriyetin kalesini Uzak Şark’ta kemirmek isteyen komünist ordularına, kuvvetli sanıldıkları bir sırada, bire yüz imanla saldıran Türk evlâtlarının kahramanlığı, eski dostum Adnan Menderes’in kaşerlenmiş siyaset oyunbazlarına rağmen, bütün kortlarını, yeni dünya idrakinin anlamakta gecikmediği bir mertlik, cesaret ve açıklık içinde ileriye sürmesi işin şeklini değiştirdi. Bizce, pakta, hemen alınmayışımızın sebebi, asla siyasî ve hele hiç askerî bir mesele değil, hâlâ bizi Asyalı görmek isteyen yanlış idrakin son mukavemeti idi. Zorla değil, fakat namuslu ve civanmert bir dış politika ile dünyayı ikna ettikten sonra yendiğimiz bu haksız idrak, evet, işte asıl bu cihet hepimizi sevindirmelidir. Atlantik paktına girişimizin en ehemmiyeti mânası yanlış düşünmekte olan bir kısım Batılının Çin seddinden mukavim olan son idrak dıvarını mertlik, dürüstlük ve samimiyetimizle yıkmamızdır. Gözlerimizi insafla ve iyi niyetin ışığı içinde açarsak Atlantik paktının ötesinde tesbit ettiğimiz hakikatin ihtişamı kendiliğinden ortaya çıkar.


Şardağ, R. (1952, Eylül 27). Günübirlik/Atlantiğin ötesi. Yeni Asır, s. 3.


Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın