Eski şiirimizin hikmeti

Sayın Eğitim Bakanı’na sunduğum bu ikinci nâçiz görüşüm, klâsik şiirimizin hikmetleri üzerinedir. Bizde, hikmet, vecize, Fransızların maxime dedikleri şey, çok zaman birbirine karıştırılmıştır. Bir defa vecizeyi veya vecize gibi lâfı, bir kumandan bir tarihçi, bir kimyager, bir ticaret adamı da söyleyebilir. Vecize; az söze bir hayli değerli mana ve hatırı sayılır düşünce karıştırmaktır ki her devirden bir sürü örnek göstermek kabil olabilir. ama, bu arada Atatürk‘ün, Hamid‘in, Fikret‘in vecizeleri olduğu gibi, bir de atasözlerinde gizli yatan anonim vecizeler vardır. Hatta neden saklayalım; yumurtladığı her cevher vecize sanan ve bu isimle sokuşturanlar da yok mudur? Garplıların maxime adını verdiği kısa, fakat kıymettar sözler bizimkilerden mevzu bakımından ayrılır. Edebî, felsefî ve içtimai: İşte onların sahaları! Ama gerek garbın, gerek bizim vecizelerin birleştiği nokta, bu sözlerde his ve şiiriyetten gelen rikkatin, espri ile karışık bir kalp sıcıklığının bulunmamasıdır. 

İşte klâsik şiirimizin hikmetleri bu bakımdan dünya yüzünden, eşleri bulunmayan mükemmellik ve hususiyettedir. Felsefî veya hayatî hakikatlerin beşer vicdanındaki kanamaların, gönül maceralarını ezelden beri saran hicran ve cefa fırtınalarının, adam evlâdından gizli yatan güzel ve berbat realitelerin hepsini bu hikmetlerde bulursunuz. Dünya edebiyatının hiç bir devrinde ve hiç bir mektebinde, divana dayanarak iddia edebilirim ki Türk klâsiklerinin hikmetleri kadar nefis, onlar kadar orijinal, onlar kadar insanî örnekler bulmak mümkün değildir. Mesela bir gün, evet hiç ummadığımız bir gün en yakın bir dostunuzun sitemine uğrayabilirsiniz. İşte o zaman dünkü şairimiz ölmez, “Hikmet”i ile yanıbaşınızdadır:

“Dünyada nasibin sitem ü cevr ise ey dil
Ahbabın eder ânı da âdâya ne hacet”

Şu bir kısmı gamla bir kısmı da saadetin sarhoşluğu ile boğulmuş insanlığın ezelî cilvesine baktığınız zaman, Bağdatlı Ruhi’yi hazırlamaz mısınız?

“Kimi gamnâk bu halkın kimi ayyâş nedir
Kiminin balişi atlas kiminin tâş nedir”

Sabah rüzgârı bu; çalmadığı kapı, uğramadığı meclis mi var? Amma Faizî gibi, sorun, bakalım: İnsan hatırı sayılan ve kıymeti bilinen bir meclise hiç uğramış mıdır?

“Hiç cemiyyet-i hatırdan eser gördün mü
Bu kadar meclise uğrar yolu ey bad-ı saba”

İşte açla tokun birbirlerinden ebedî habersizliği! Edirneli Sebabî‘yi dinleyin:

“Tok olanlar cümle halkı tok sanır
Aç olan âlemde ekmek yok sanır”

Seni yâr ağlatmış bu o kadar mühim değil. Fakat bu halden en çok sevinecek olan, Şeyhülislâm Yahya‘nın dediği gibi, aşağılık düşmanlardır; kötü olan bu!

“Yahya’yı ağlatırsa eğer yâr gam değil
Müşkül budur ki düşmeni nâdânı güldürür”

Öyle sanırım ki bu metinlerin devamını, bin zevk ile isteyecekleriniz çoktur. Ama yine bana, “bunların hepsi tutsa tutsa ne kadar hacimlik yer tutar” diyecekler varsa, en azından dört, beş cilt, cevabını verebilirim. Evet, klâsik şiirimizin diğer cevherî taraflarına daha bir kaç gün temas edeceğiz.


Şardağ, R. (1952, Ekim 3). Günübirlik/Eski şiirimizin hikmeti. Yeni Asır, s. 3.


Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın