İstanbul gazetelerinden biri yazıyordu. Bir hasta adam meşhur bir mide mütehassısına gitmiş. “Efendim demiş, ne yesem hazmedemiyorum. Sık sık kusuyorum; bana bir çare.” Mütehassıs doktor evirmiş, çevirmiş. Hastayı bir hayli solutup soluksuz bırakmış, yoklamış, arkasını tıklamış ve epice yumruklamış, teşhisi koymuş: “Ülser var sende. Mamafih bir kist olmak ihtimali de var. Bu ancak vereceğim ilâçların tesirinden sonra anlaşılacak” Hasta bir müddet bu tedaviye devam ederken eski bir dahiliyeci arkadaşına rast gelmiş. Doktorlara her rastlayışta selâm verir vermez, bir dert sunmak âdettendir, ona da çilesini dökmüş. Bu, bu sefer onu başka bir yola çevirmiş; “Sen azizim, evvelâ bir röntgenini aldırmalısın. Ben yarın gitmesem, iyi bir muayene ederdim ama yarın sabah erkenen Ankaraya hareket ediyorum“. Bizim midezede hastamız, doğru bir röntgencide soluğu almış. Soluğu almış ama, şifayı alamamış. Bir iki röntgenci başbaşa verip marazı okumaya çalışmışlar. Nihayet bir operatör tevsiye etmişler. Bizimki operatörden feci bir korku ile ayrılmış: “Sana bir ameliyat gerekiyor kardeşim.” Peki ama, önce ilk gittiği mideciye bir uğramalı değil mi? Aklına Ankara’ya, dahiliyeci arkadaşına bir mektup yazmak geliyor. Aldığı cevap: “Bana sana gerçi operatöre git dedim ama dostum, operatörün dediği hemen yapılmaz. Çünkü onlar için tek bir tedavi vardır: Bıçak. Marazı öğren, fakat sözlerini tutma.”
Yeni bir dahiliye mütehassısına baş vuran zavallı hasta, bu sefer bağırsak tenbelliğine müptelâ olduğunu, aldığı ilâçların boş yere vücudunu harap ettiğini öğrenir.
Uzatmayalım, galiba daha dört beş doktor değiştirir. Nihayet on ikinci doktorla düzineyi tamamladıktan sonra bir buhran geçirerek jilet bıçağı yutar ve ölüme teşebbüs eder.
Kabahat doktorlarda mı? Şimdi pek çoğunuz haksız yere doktorlarımız aleyhine esefle kıvrılan dudaklarını görür gibi oluyorum. Fakat niçin? Biz doktordan iç organlarımızdaki görünmez dertlere deva bulacak tılsımı aramakta haklı değiliz ki. Bir baş ağrısını, yüz tane sebebe dayayan bugünkü tıb, hasta kadar doktoru da deliye döndürmüştür. Ayni hastaya açlığı ve tok kalmayı, yemek yemeyi tavsiye eden tıb okulları, psikolojik insan yapılarına göre teşhis ve tedavi metodları değiştiren doktorluk ilmi, doktorlara kök söktürecek kadar zorlaşmıştır. Gerçi bizler doktordan gönül yaralarımıza bile çare bulmasını bekliyecek kadar garip mahlûklarız. Fakat doktordan bir Tanrı gücü sezinleyen kuş beynimiz, insan kompleksi karşısında onun aczini görünce adeta küpe biniyor veya “Bir hasta-i ruhum ki müdavaya gücendim” diyerek jilet yutuyor. İnsanın sadece mana âlemine meçhul sanmak ne boş şey! “İnsan; şu büyük meçhul” diyen de halbuki bir doktor olan Alexi Carrel değil midir?
Şardağ, R. (1952, Kasım 13). Günübirlik/Jilet yutmuş. Yeni Asır, s. 3.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

