Halep’te yakılan şey bayrağımız olduğu halde, Arap komşularımıza kızmaktan çok ağlayasım geliyor. Nasıl ki Mısır’da da birkaç donsuz fellâhın hareketini, acizden gelme tepinmelere karşı duyulan merhametle karşıladım. Hepimiz de böyle karşılarız. Zira, şu kendilerine bir arşınlık mesafede bulunduğumuz Halep şehrindekiler de iyi bilir ki, biz öyle bayrağımızı kolay kolay yaktıran ve başka bayrakların, başka dipçiklerin boyunduruğu altına girmişlerden değiliz. Keza Mısır’da iyi biliyor ki Türkiye bugün lamı cimi yok, dünyanın dört yanına hükmünü duyuran, görüşünü seslenen dört büyüklerden biridir.
Maval gürültülerine pabuç bırakacak kim? Fakat şu da dünyanın malûmudur ki bu memleket dahî Atatürk‘ün çizdiği barış sever bir dünya nizamının kuruluşuna çalışmaktan başka bir hedef gütmüyor. Marksist felsefeyi yüzlerine gözlerine bulayan melun bir rejime sahip oldukları halde, bize samimiyetsiz bir gözle bakmadıkça dost elimizi uzattığımız Sovyetler Rusyasına, bugün bile hiçbir kastımız, kendi sulhumuzu ve cihanın selâmetini müdafa azminden başka hiçbir emelimiz yoktur. Bize dokunmadıkça koca bir devleti bile hasım saymayan zihniyetimize bakıp milletimizi durgun bulan bir avuç ödleğin Mısır patlamasından daha kuru sıkı şamatalarla yaygara koparması gülünç değil mi?
Meselenin ruhi çözüm noktası bizce budur. Türkiye geçmiş asırlarda öncülüğünü yaparken son asırda, gerilerine düştüğü medeniyet yolunda en dayanıklı tedbirlerle üstün adımlar atmıştır. Dince beraber, yüzyıllar boyunca edinilmiş kültürce de az çok beraber olduğumuz bu küçük kıt’a komşularımız, tekâmülümüzü, sevinçle takip etmelilerken galiba bir haksız endişe ve hasetle karşılıyorlar. Akdeniz’in karşı yakasına uzattığımız dostluk ışıkları, çok kuvvetli bir kaynaktan geldiği için halis ve samimi niyet gütmeyenlerin ruhunda çekememezliğin ıstırabını mı yaratıyor ne? Bizi üzen işte bu küçüklüktür. Batı medeniyetine onları da sürüklemesi gereken tekâmülümüz, gün görmüş, bizimle birlikte dünya fetihlerine çıkmış olan komşularımızı marsık gibi kara bir ruh bocalayışı içine atıyor. Bu hal o kadar zaman daha geride kalacaklarının ve yerinde sayacaklarının resmidir. Yoksa arslanın yelesine konup: “Bir yerinizi acıttım mı efendimiz” diye öğünen budala kara sineklerin vızıltısına kimsenin kulak astığı yok…
Şardağ, R. (1952, Kasım 23). Günübirlik/Halep ve arşın. Yeni Asır, s. 3.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

