Muvakkaten idaresine baktığım radyodan ayrıldığım günlerdeydim. Henüz ayrılmadan önce hakkımda, bir gazeteciye lüzumundan fazla iltifat eder mahiyette sözler söyleyen genç bir solist, ben radyoyu terk ettikten sonra, yine hakkımda sorulan bir suale cevap dahi vermeyi lüzumsuz görmüş, bunu da okudum. Talihin garip cilvesi. Ayni solist, radyoyu tedvire ikinci defa memur edildiğim zaman gelip benim, hayranı olduğu bestelerimin notasını istemez mi? Ondan, hakkım olmayan övmeler de bulunurken nasıl ürkmüşsem, açık bir cevap isteyen gazetecinin şahsım hakkındaki sorusunu cevapsız bırakmasından da öylece ürkmüştüm!
Günlük fıkracıyız ya! Bir yol bu konudan günümüze dönmek, sonra günümüzden aşıp enstantene duygulardan koparak insanlığımızın maverasına doğru inmek istedim. Şu para ile, tahsil ile, irfan ile, milliyetle, insaniyetle, hiçbir şeyle elde edemediğimiz bazı şeyler var ki bunları yer yüzünde nereden istihsal edeceğiz, vallahi çıldırmak elde değil. Samimiyet mi? Beşeriyetin yüreğine girdiği andan bu tarafa koydunsa bul. Vefa, hani şu malûm sadık hayvanda dahi bulunan şey; inandıklarını söylerken irkilmemek, inanmadıklarını, sevmediklerini överken titremek… Dostluk ve vefa uğruna hatırı sayılır fedakârlığa girişmek. Ne yapmalı, neylemeli de, bu insanı lâfta değil, gerçekte özel kişi kılan vasıfların ateşini yüreklerde biraz olsun kıvılcımlandırabilmeli!
Küçük insanın az işleyen kafasından filozofun günün sislerini yırtarak ebediyete doğru eğilen beyine varıncaya kadar nice insan kafası bu güzel vasıfları özlemiş, asırlardır, bunların yokluğu ile elem duymuştur. Ama gelin görün ki dert ilâçsız kalmış, mesela yirmi dört saatte, yirmi dört kere elleri öpülecek olanlar birçok evlâtlarının vefasız ve katı yürekleriyle karşılaşmışlar; nice iyilik ve dostluklar bir saman köpüğü gibi dağılmış; şimdi hak etmediğimiz aşağılıklarla sade kıymetinizi değil, adınızı dahi unutur olmuşlardır. Hani kitaplar? Hani rüştiyeler, sultaniler, liseler ve üniversiteler? Hani ailelerin sıcak mahremiyeti içinde verilen insanlık öğütleri? Hani insaniyetin faziletinden dem vuran beşerin büyük başları? Yok, yok efendim, bu faydasız tedris sistemine bir son vermek, insanlığa, kimya tahlilleriyle edebiyat tarihleri ve bilmem daha ne haltlar ezberletmekten vaz geçerek yeniden mektebe başlatmak; her tarafta, her sahifesinde aynı maarif görüşü hâkim olan bu mektebe de Ziya Paşa’nın dediği gibi Mekteb-i âlem demek. Boş hayal, sevimli bir ütopi ama, sonunda da yine paşa merhum gibi şöyle söylemek:
“Yarab ne güzel mektep olur Mekteb-i âlem…”
Şardağ, R. (1952, Kasım 28). Günübirlik/Mekteb-i âlem. Yeni Asır, s. 3.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

