Mehdi’ye dair

Bugünkü yobazgâhlarda insanı, dairemsi bir kara sakaldan ümit bekletecek kadar seviyesizleştiren sefil bir akide öğretilmektedir; yazık!

RÜŞTÜ ŞARDAĞ

İki patates kafa üstünde taşıdıkları ticari gözlere dikkat ettim. Gazete üstünde olmakla beraber karşımda, sanki aslından farksız bir bakışla duruyorlar. Belli ki bunlar, bize bakarken bile başka tarafları görür gibidirler. İhtimal kasketleri altından, kendilerine göre ufuk kadar uzak bir hayale, Pilâvoğlu’nun tekerlek sakalındaki keramete, ihtimal Aydın’daki çulsuzun Mehmedilik mucizelerine dalmışlar. İşin komik tarafı üzerinde durmuyorum. Mehdi’nin ilânı işi vilâyetle neden alâkalı olacakmış. Mehdi Efendi çıkar, mucize gösterir. Biz de hak deyip inanırız gider. Asıl mesele, bu şalgam beyinlere soktuğumuz tarikat felâketidir. Evet bir zamanlar Araplar eliyle sokuşturulmak istenen kör taassupları önlemek için ortaya çıkan ve mutlaka bir zaruretin ifadesi olan tarikatların bugün ne gibi fonksiyonu olabilir. Dilediğini düşünüp yazmakta, dilediğini karşılıklı bir saygı içinde gerçekleştirmeğe çalışmakta serbest kılan demokrasiden daha gerçek bir tarikat mı olur? Dün bu ibadetgâhlarda sade Tanrı’ya kulluk edilmekle kalınmaz, dini şovenizme karşı dedelerin bir bayrak gibi dikilen hürriyet anlayışı talim edilir, Müslümanlığı Türk gibi hür bir sistem içinde mütalâa edenlerin münevver topluluğu müşahede edilirdi. Mesela Mevlevilik olmasaydı bugün Şeyh Galip’ten en ince bir sanata erişen klâsik şiirimiz mi olurdu. Tanrı’ya bizi kaba kaba değil, ince ince yollardan götürerek sırat köprüsünü vicdanlarımızda kuran bu orijinal müesseseler bulunmasaydı sanat anlayışımız gibi bir adalet, bir hukuk anlayışımız da biraz zor olacaktı. Gücendirdiği İsmail Dede‘nin elini öperek tekrar gönlünü kazanmak için Edirnekapı Mevlevihanesi’nde kalp helecanları geçiren III. Selim, Türk’ün Beethoven’i olan Dede Efendi ise belki hakiki kıymetlerini ve formlarını bulamayacaktı. Fakat vicdan serbestliğinin dünyaya hâkim olduğu, fikirlerin kapısı vatansız olmamak şartıyla her inanca, açık bulunduğu bir çağda Pilâvoğlu‘nun sakalından medet umarak Aydın’daki aylak arkadaşlarından Mehdilik beklemekte olan şu iki meczup bizleri derinden düşündürse yeridir. Dün insanı hürriyetin özlüğüne ve serbest vicdana yükselten tarikat, bugün, hür insanı kulluğun en beterine sürüklüyor. Mevleviliğin, en âciz insanı bile Tanrısal bir kuvvet sahibi olarak tanıdığını dün, Galip Dede‘den şöyle ifade ediyordu:

“Hoşça bak zatıma kim zübdei âlemsin sen.”

Bugünkü yobazgâhlarda, insanı dairemsi bir kara sakaldan ümit bekletecek kadar seviyesizleştiren sefil bir akide öğretilmektedir; yazık!


Şardağ, R. (1952, Aralık 18). Günübirlik/Mehdi’ye dair. Yeni Asır, s. 3.


Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın