Türkiye radyolarında iki türlü solist vardır ki hakikaten canımı yakmakta ve adeta insanı sinirlendirmektedir. Bunların birinci kısmı, aslında orijinal, parlak ve çok manâlı sesleri olup da, kendi seslerinde gizlenen derinliği ve altın madenini işletmek imkânına sahip olamayanlardır.
Türkiye radyolarında yaptığım araştırmalar sırasında, radyomuzda okuyan Mürvet Güdücü ile Alâeddin Şensoy adlı iki solisti tespit etmiş bulunuyorum ki, bu gençler canımı yakan birinci sınıf sesleri teşkil etmektedirler. Geçenlerde de bu sütunlarda değerli okurlarıma tanıttığım Mürvet, insanların “zarif” ve “şuh” sıfatlarıyla kasdettikleri iki manayı körpe ve cidden tatlı sesinde toplamış bulunuyor. Kendisi hakkında, tekâmül edeceği güne kadar sükûtu muhafaza ettiğim bu kızımızı, radyoda gördüğü dersler ve bilhassa kendi gayreti sonunda vardığı netice dolayısıyla tutmuş, fakat Türkçesi, fonetik noksanlıkları bakımından çalışması üzerinde ısrar etmiştim. Güdücü bir gün buna da ulaşmış olacak ve zaten şimdiden beraber olduğu birinci sınıf arkadaşlarını, hatta muhtemelen geçecektir de. Ama o, radyoda tavır ve üslûp öğreten edebi ve müzik kültürü sağlam bir hoca eline düşmedikçe asıl irtifaını bulamayacaktır. Mayası pek manâlı olan bu cevher dolu sesle Münir, Refik Fersan, Nuri Halil Poyraz gibi üstatlardan birisi, bir sene meşgul olsa Mürvet’in Türkiye’nin yegâne as seslerinden biri olacağına eminim. İşte onun bu imkânlardan mahrum kalışına canım yanmaktadır. Zira o bir çokları gibi, hoca elinde de bugünkü halinde kalacak seslerden değildir.
Genç solistimiz Alâattin Şensoy da bu türlü renk taşıyan çocuklarımızdandır. Musikimizde “hasta ses” ile “gariplik ve mahzunluğu dillendiren ses”i birbirinden ayırmalıyız. Kendi hüznünü değil, sizin hüznünüzü ve garipliğinizi ifade eden bir ses. hasta ses olmaktan kurtulmuş demektir. İşte Şensoy bize, adeta Anadolu’nun mazlum çocuklarında asırların biriktirdiği kederi anlatmaktadır. Sarısözen dostumun eline düşerse kısa zamanda birinci sınıf bir maya ve bozlak şampiyonu dahi olabilecek olan Şensoy, bir üslûp hocasının eline düşse, adaşı doktor Alâeddin Yavaşça gibi veya İzmir’in değerli solisti Emin Gündüz gibi bir büyük sanatkâr olabilir. Klâsikleri, bilhassa Şevki ve Rahmi Bey‘leri bu ton, bu tavır emsalsiz bir kudretle okuyabilir. O okurken canımın neden yandığını bilmem anlatabildim mi?
Fakat insanın canını hep böyle güzel sesler değil, bazen dünyanın bütün hocalarını ve malzemesini yığsanız solist olamayacak sesleri bir zerrecik olan ilerleme imkânına kavuşamayacak olan solistler de yakar. Bunların bizde iki tipik örneği, Can Akşit‘le Akile Artun‘dur.
Mesut Cemil gibi bir otoritenin idaresinde bulunan, Nevzat Atlığ gibi genç bir üstadın illmini döktüğü bir radyoda, tanınmış müzisyen ve icrakârların bulunduğu konservatuvarda bunca zamandır bulunan ve feyz alması lâzım gelen bu iki okuyucu, ne yazık ki melodilerin altında, yüz kiloluk bir yükün altında ezilen çocuk misali tıknefes olmuş takatsizlikleri ile o tatsız yavan ve kupkuru ses hüviyetleri ile beyhude bir şekilde kafalarımızı yakmaktadır. Bir kısmı, at varken meydan bulamayan; bir kısmı da en mükellef meydanlarda topal bir eşekle şehsüvar olmaya uğraşan bu iki cins sese ayrı ayrı zaviyeden yanmamak mümkün değildir.
Şardağ, R. (1953, Kasım 9). Alâattin Şensoy, Mürvet Güdücü, Can Akşit, Akile Artun. Ege Ekspres Gazetesi, s. 4.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

