Şu İstanbul’da basılan, adına da “piliç” denilen rezalet köşesi ile ilgili haberleri gazetelerde okurken, çok yanlış ve karışık meselelerin çözümü içine düştüm. Bir defa eski mahalle imamlarının başlarına halkı toplayarak yaptıkları sopalı, tekmeli ve tükrüklü baskınlardan hiç de ayrılığı bulunmayan bu basın haberi, insanı düşündüyor. Öte yandan uzun zamandan beri ahlâk zabıtamızın mezkûr eve girip fotoğraf sadakatiyle tesbit ettiği söylendiğine göre, işi bu kadar bekletmelerinin sebebi ne ola? Bu da bir etüt müdür? Turşuya yattıkça ve müşterilerin çoğalıp figürlerin kepazelik sokağından hayasızlık meydanına taşacağını düşündükçe işlerde doğan bir tecessüs müdür? İnsan sormak istiyor: Bir kaç senedir bu evde görülen rezaletlerin şirazeden çıkmasını beklemede de acaba bir meslek icabı, bir zaruret mi vardır?
Meselenin çözülmeyen bir tarafı da şu! Gazetelerimizin bu türlü günahları teşhirde mutlaka hakları da bulunmalı mı? Kanunun esasen pençesine düşen iki günahkârın apış arasından yayınlanan informasyonculuk hususunda bu ne kekremsi bir iptilâdır?
Ya bir de, baş harflerle yetinilerek “meşhur ses sanatkârı”, “tanınmış siyasimiz” gibi gizlendikçe ufuneti büsbütün artan unvanların gerisine siper almak yok mu? Türkiye’nin bunca ses sanatkârını zan altında tutmak da, meselenin en ayıp, en çözülmez tarafıdır.
Bir nokta daha: Müsaade ederseniz, Türk musikisini icra eden ses sanatkârlarımızdan bir kısmının ikinci merakları beni düşündürüyor. Onları bir gönül ve göğüs istikametinden gelen musiki sevdasına düşkün sanırken ikide birde maceralarını okuyoruz: “Bir ses sanatkârı iç pantolonsuz durumda kaçarken”, “Bir ses sanatkârı uygunsuz vaziyette..” Bir de belden aşağı merakı.
Çok yazık, çok ayıp!
Şardağ, R. (1959, Ocak 22). Piliç meselesi. Ege Ekspres Gazetesi, s. 2.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

