İnsana sormuyorlar ki, içer misin diye. Nereye gitseniz beş dakika geçmeden, içerideki diğer konukları da dikkate alarak, beş on bardak geliyor tepsi içinde. Türkiye’de eğer çay içmek merakında değilseniz, orada meraklısı olacaksınız. Burada ağzınıza almaktan hoşlanmıyorsanız, orada ağzınızı çaydan ayıramayacaksınız. İşte hemen açıklayayım: Kahveci, fakat çaycı değilim. Ama devamı ve mabadı oraya tekrar gideceğim güne bağlı kalmak şartıyla, tiryakisi döndüm.
İran’da çay, yüz yıkamaktan önce akla gelir. Ekmeği, bir gün boyu düşünmemek mümkündür; ama çayı değil. O, vücutta nefes, yazıda noktalama işaretleri gibi, yemekte tuz gibi bir şey, onsuz olunmaz. Avrupalı ve Amerikalı’nın hastalık halindeki vitamini, İranlı için çaydır. Bizim çaydaki ıtırdan süzülen rengin koyuluğu hususunda İnhisarlar Umum Müdürü Şerefattin Yaltkaya‘dan dinlediğim bir sözü hatırlıyorum. Ama ya koku!.. Bu bakımdan İran çaylarının bir cinsi ve bir de Pakistan’da yetişen ayrı bir çeşit çay, dünyanın damaklarında en unutulmaz zevk izleri bırakmaktadır. Çayın, sade cinsinden gelmiyor bu özellik. Pişirimi daha da önemlidir. Eminönü’de, talebeliğim zamanında bellediğimiz, şimdi yerinde yeller esen bir İranlı çaycıyı hatırlatır, bir de bizim belediye Muhasebe Müdürü Mehmet Okurer‘in çayını. Her ikisi ayrı cinsten iki çay kullandıkları halde lezzetçe hemen hemen birbirinin tıpkısı. Çünkü İzmir’deki dost da o eski İranlı gibi işi bir sanat haline getirmiş.
Bediüzzaman Firûzân Ferüstad’ın odasında ilk tanışmamız akşama rastlıyordu. Güneş de Tehran’da dağlar ardında epeyce hırpalandıktan sonra perişan bir kırmızılık içinde odaya doldu mu size! Gün, bir yandan, böyle seramik ve süslü fincanlar üzerine düşerken, çay da buram buram bir nar kızılı ile kucak açıyor ona.
Gözlerim, rengine dalmış onun. Derinliğine indikçe, bakışlarımıza hilâlî kırmızıdan, bordoya kadar katmer katmer bir cilveleniştir. Çarpıyor; öylelerine dalgın, durgun, ama daha çok vurgun, bakıp kalıyorsunuz.
Ya o ağızdaki kıvama gelmiş, tadını almış çeşnisi? İlk yudum, çiçek koklar gibi hisse götürür sizi; az sonra hafif bir istek kabarısı; üçüncü, dördüncü içiminizde, çayı ağzınıza değil, kalbinize doldurur gibi bir serinletici güzellik ve en sonunda sarhoşluğu!
Maarif Vezareti’nin sayısız odacılarından biri olan İrsali Ağa‘yı bir gün seyrettim. Petrolle çalışan semaverin dumanlarıyla sarmaşdolaş bir hali var:
– Suyu iki saat kaynatmak; meselenin yarısı budur bey! Sonra bu cıcığı çıkmış sudan demlikteki çay üstüne boşaltmak.. Ama hem çaydanlık, hem demlik iyice örtülecek; ağız emzikleri tıkanıp susturulacak. Bir saat de ağır ateşte dinlenecek.
– Hayli zor.
– Sevmek lâzım çayı; bir çocuğu sever gibi, sonra da nazına katlanmak. Sabah namazını edadan sonra çay pişirmek, bizim ikinci ibadetimiz oluyor.
Her yerde ikram ettiler. Her gün, her mecliste, itirazsız içtim. Bu keyif halâ üzerimde.
Şardağ, R. (1959, Ocak 27). Günübirlik/İran, Güzelim çay. Ege Ekspres Gazetesi, s. 2.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

