Yine o bahçedeyim. Camekân gerisinde gözüme takılan havuza dakikalardır baktığım halde onda bir fevkalâdelik göremiyorum. Tam bu sırada garsonun biri, diğerine sesleniyor: Fıskiyeyi aç!
Yüzden fazla, iskemlenin perişan ve boş manzarası dokunuyor bana. Bunlar iskemle, oturmak için de yapılmış üstelik. Hani bunların yaz günleri rastladığım sahipleri. Düşünün: Çocuktur; sağına soluna yaramaz yaylanışlarla yaylanıp zıp zıp zıplardı üzerinde. Yaşlı insandır; gamla dolmuş bütün bir günün sıkıntılı bulutlarını aralayabilmek maksadıyla onlardan birine çöker, “oh” diye derin bir soluk alırdı. Hey gidi günler!
– Yahu biraz daha aç fıskiyeyi, fışkırt!
– Açtım ya canım, daha ne kadar açayım istiyorsun!
Başımı çeviriyor, fıskiyeye bakıyorum. Allah Allah! Ne açıldığı var, ne de fışkırdığı. Garsonlar benimle dalga mı geçiyor ne?
– Yavrucuğum, hani fıskiye, hani su fışkırması? Bir şey göremiyorum ben.
– Aman ağabeyciğim, bizimle matrak geçme Allah aşkına! İşte şu gürül gürül, şırıl şırıl yükselip dökülen sulara baksana!
İkimizden birinin salaklığı üzerinde ya, her neyse.. Ya! Neydi o yaz günleri bu iskemlelere oturanların sıcak kesafeti! Mesela ekmek peynirlerini almış arka mahallelerin fakir fukara bir ailesiydi; bir gürültü, bir telâş.. Yüzlerde, dünya seyahatine çıkmış olanların olağanüstü meserreti, bir hareket, bir cıvıldaşıdır gidiyor. Ya bu iskemlelerin genç kızlardan ibaret kiracıları neydi? Hafif yırtmaçlı etekler, beyaz işlemeli kombinezon süslerini gösterircesine aralanır ve iskemleye tam yerleşeceği sırada ince ipek çorapların uzaklardan gözleri buğulayan dumanı altında, diz kapakların yumukluğu… Hülâsa bir âlemdi.
Şu kış günlerinde bu iskemlelerdeki boşluk ve hicran doğrusu insanda uyku, hafıza durgunluğu ve duygu noksanlığına benzer tuhaf bir ruh altı yaratıyor. Parmaklarınızın ucunu kımıldatmak için, canınızın iştihasını hani vinçlerle tahrik edesiniz geliyor.
– Mübarek, nasıl da şırlıyor!
Tövbeler olsun, dur, fıskiyenin ne kendisini, ne suyunu, hatta havuzu bile göremiyorum. Önümdeki bu statik zeminden donuk idrakime tek bir şeklin aksettiği yok.
Garsonlar mı benimle, benim mi onlarla, bilmiyorum; birimizden biri “matrak geçiyor” ama, hangimiz bilemedim…
Şardağ, R. (1953, Aralık 21). Günübirlik/”Matrak” geçen var ama, kim?. Ege Ekspres Gazetesi, s. 2.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

