Yeni bir yıla gireceğimiz günün sabahında, gözlerimizi her günkü tabiilikle açsak bile, bugünün akşamında bir zihin hesaplaşmasına baş vurmadan edebilir miyiz? Ne günlerdi o günler? Dost bilmiş, sitem görmüşüz. İyilik bulmuş, vefasızlık etmişiz. Kırılmanın acısını sanki yüzlerinde okumamız mümkünmüş gibi, kırdıklarımızın bize karşı değişmeyen nazik tavırlarına bakıp keyif çatmışız. Bir eserin temel taşları arasına hiç olmazsa harç veya çakıl parçası olmak elimizde iken güneşe karşı yan gelmiş, sırt üstü yatmışız. Boynumuzu hicapla eğmek mi lâzım? Övünmüşüz, bir yoksulu doyurmak mı? Gülmüşüz. Cesaret mi? Korkmuşuz. Hakikati itiraf etmek mi? Riyaya kapılmışız. Genç ve yaşlı, müktesebatla bu yavan başlarımızı doldurmak gerekirken bu avare kafalarda nice kavak yelleri estirmişiz.
Ama demem ki, bunlara rağmen eğlenmeyin! Sanki hangi çağda insanoğlu, kendini hakim kılacak, erginleştirecek olan bir kusursuzluğa yükselebildi? Tanrı yolunda kendini ölmeden evvel bin bir çile ile yokluğa doğru götürmek isteyen dünkü fenafillâhın en sevimli ve şiirli tarafı, kendini çiğ, günahkâr ve sapıtmış (delâlet) sanarak döktüğü gözyaşları değil midir? Eğlenelim! Her yılbaşı gecesi, hiç olmazsa on ikiye çeyrek kalaya kadar, “insan oldukça biraz böyle kalacak, yazıklı, hatalı kişiler halinde kalacağız” diyerek köpükten neşeyi, bir sevgili gönlünden her şeyi içelim. Fakat son on beş dakika bir toparlanma saati olmalı bizim için. Siz bakmayın kozmopolitlere! Türk’ün ve insaniyetin tarihi hep bu on beşer dakikalık düşünce bilançolarının eseridir.
Medeniyete, 1954 yılında, biraz daha faydalı olalım!
Şardağ, R. (1954, Ocak 1). Günübirlik/1954’ün eşiğinde. Ege Ekspres Gazetesi, s. 2.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

