Garp musikisi hayatı, dinamizmi, histen ziyade aklın hükmü altında bulunan zevkleri, renk, nağme ve türlü yaşama sevinç ve hüzünlerini ifade eder. Çokseslidir. Bir anda yani lahzada bahar bahçelerinde şakıyan bin çeşit kuş misali terennümlere başlar.
İnsanın iç, fakat daha ziyade dış; fert, fakat daha ziyade cemiyet halindeki dalgalanışını hikâye eder. Bu tekniği bilen, onun derinliğine inebilen için insanca bir “Humain” müziktir.
Fakat dikkat edin bu insancı müziği her millet ayrı bir gergefte işlemiş olduğuna göre bu müzik bizim değildir. Nasıl ki Milli Eğitim’in tercüme ettirdiği o binlerce güzel adlı eserlerde bütün insancıllığına rağmen bizim değil, ayrı ayrı milletlerin malıdır.
Peki ya bizim musikimiz hangisidir?
Yüz seneden bu tarafa istisnalar hariç, süregiden ve şarkı çığrının dar çerçevesi içine sıkışmış bulunan alaturka adını verdiğimiz musiki, bizden bir şeyler taşır ama hastadır, dejeneredir; bizim değildir. Tâ Orta Asya’dan beri bize milli eninlerimizi ferdi iştika ve tahassüslerimizi seslenen dağların, kırların, dere ve nehirlerin, sabah ve akşam saatlerinin gönül ve cemiyet maceralarının türkü, maya, bozlak, divan ve destanlar halinde nakleden halk musikimizin bakir nağmeleri, armoniye yaklaşan mahsulleriyle o pürüzsüz ve temiz Türkçesiyle bizimdir. Fakat üç dört makam ve üç dört ritm içinde mahsur kalan iptidailiği ile bizi bugün ve yarın bu haliyle sarıp sarmalayacak bir musiki olamaz. Hususiyle Mevlevî semahanelerinde en mütekâmil şekle ulaşan klâsik Türk musikisi, şu Dedelerin, Ağaların ve Çavuşların musikisi, Bizans tekniğidir diyenlerin bütün tevil götürmeyen zırvalarına rağmen, kabiliyetli Türk evlâtlarının cevherinden doğmuş milli bir Türk musikisidir.
Bugün köylere kadar giden alaturka musiki o demek değilse de bu musikinin kökleri ona dayanır. Taşıdığı vakar, düz ve sade sesler üzerindeki hafif tiril ve çene seslerinde temerküz eden lâhinler cümbüşü panteist bir felsefenin derinliklerini, aşk ve melâl ile süsleyen o ritmik akış bizimdir; iliklerimize kadar bizimdir.
Ama bizimdir de bu haliyle devamı mümkün mü? Değil! Yürüyen hayat bu klâsik musiki ile halk müziğinden ancak bize maya verecek kadar bir usare değeri bırakmıştır. Garbın tekniğinden taklit değil, aynen değil, bize uyabilen kısımları bakımından faydalanmak bize mahsus o mistik Şark ruhundan, o bakir halk müziğinden öz alarak yola çıkmak, yolumuzu Batı’nın zengin kaynaklarıyla beslemek.
İşte yarınki musikimiz.. Evinin penceresinden “Ankara Kalesi”ni besteleyen Batı’cı kompozitörün eseri de bizim değildir.
Sırf Batı kokan eserlerine çerez olsun, süs olsun diye köçekçeler, Itri’den bazı melodiler, halk türkülerinden havalar katan Türk kompozitörlerinin eserleri de milli musikimiz olamaz.
Batı’dan ruhumuza yaklaşabilen tekniği alarak klasik Türk müziğinden hayata ve tenevvüre mani olan, teknik darlıkları atarak, fakat o musikimizin imbiğinden geçmiş vakur usareyi emerek halktan saffet dediğimiz naifliği mas ederek yeni bir mahsul yaratmak; işte hasretimiz.
Şardağ, R. (1954, Ocak 17). Hasretimiz. Radyo Gazetesi, s. 1, 8.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

