Ağzı var, dili yok

Musikimizin hâlâ ağzı var, dili yoktur. Açıklayalım: 

Musikide Batı tekniğini kabul eden Cemal Reşit Rey, Ulvi Cemal Erkin, Necil Kâzım Aksak, (Adnan Saygun, yeni bir Türk musikisi hamlesine girişmiş bulunuyor.) Hepsi de birer kıymet olarak bellediğim bu arkadaşlar çeşitli tarihlerde bir takım kompozisyonlar meydana getirdiler. Meselâ Necil Kâzım Akses‘in (Ankara Kalesi) gibi. Fakat biz, Eti’ler devrinden beri tarihin bütün heybetli günlerini yaşayarak gelmiş olan Ankara kalesin ve Ankara’yı bir türlü bu kompozisyonda bulamadık. Bunun gibi ötekiler de derinlikten, içten ve ruhtan yana bir kısırlık içindeler. Neden böyledirler? Halbuki onların hepsi orkestrayı teşkil eden bütün entrümanları besleyecek, yani her alete hünerlerini gösterme imkânı sağlayacak bir şekilde kompoze edilmişlerdir ve zengin melodileri ihtiva etmektedirler. Amma yine de bize (bizimdir) dedirtecek bir yakınlık ve sıcaklıkla içimize dolamamışlardır. Yani ağızları var fakat dilleri yoktur.

Bugün klâsik Türk musikisinin büyük otorite sahibi bir kaç bestecisi mevcuttur. Alaturka dediğimiz tekniği adeta derin melodilerle ihya etmişlerdir. Amma gel gelelim, bütün inhinası ile ruhumuz, bütün saffeti ile halkımız bu eserlerde yaşamaktan uzaktır. Şu halde Türk müziği dediğimizin de ağzı, dili yok değil midir?

Halk türküleri, doğuda dağları, nehirleri, yalçın kayaları ve sakin ovaları dile getiren, Karadeniz’de daha neş’eli, Ege’de kıvrak, Cenup’ta sızılı ve derin, Orta Anadolu’da yanık nağmelidir ve onlar devlet radyolarında sık sık ısıtılıp ortaya sürüldüğü, armonizasyonları yapıldığı halde biteviyelikten, basitlikten kurtulamıyorlar. Hulâsa bu bakir nağmeler hâlâ garp tekniğine vakıf, fakat klâsik musikimizin kemâl usaresini emmiş olan himmet sahibi evlâtları beklemektedirler. Yani şimdiki anda onların da ağızları var, dilleri yoktur. 

Batı müziğine kulaklarımızı tıkayalım!” hayır efendiler! Biz güdük ve dar kalmaya mahkûm olamayız! “Sadece Anadolu türkülerile yetinelim!” hayır efendiler! Biz monotonluk ve basitlikten kurtulmak zorundayız. “Bütün hüviyetimizle Batı’ya dönelim, altıyüz senelik Türk müziğine kulaklarımızı, daha doğrusu iz’anlarımızı tıkayalım!” Hayır efendiler, hayır! Bunu da yapamayız, çünkü biz köksüz değiliz. Cumhuriyet kurulduğu günden bu tarafa otuz sene geçti. Türk musikisi davası hâlâ bir bebektir ve hâlâ salıncaktadır. Uyusun da büyüsün, maşallah!..


Şardağ, R. (15 Eylül 1952). Ağzı var, dili yok. Ses, 2: s. 3.


Ses” dergilerine ulaşmamızı sağlayan, İzmir Devlet Türk Dünyası Dans ve Müzik Topluluğu sanatçısı Sayın Ümit Yazıcı‘ya sonsuz teşekkürler.

Yorum bırakın