
Her mesleğin güç durumu ve yapısı düşünülerek birçoklarına hükümetlerin, rejimlerin veya iktidarların değiştiği devirlerde maaş zamları yapılır veya ödenekler ayrılır. Öğretmen düşünülmez. Bir şehri resmi protokolünde, her meslekten insanı yırda faydalı olacak şekilde yetiştiren öğretmenin temsilcisi, davetliler arasında yer bulamaz. 1923’ten bu yana Türk köylüsü, köyde okul öğretmenine değil, din hocası adı altında dinimizin ne olduğunu anlamıyan suratı pis ve kalbi kömür karası insanların ağzına bakar. Öğretmen her girdiği mecliste ve toplantıda, genel kültürünün üstünlüğü ile dikkatleri çektiği çin hasetle, çekememezlikle karşılaşır. Nihayet işçinin, hakimin, milletvekilinin, bakanın ve devlet reisinin hocası olan bu aziz varlık, meslek bilgisi yanında uygarlık ve olumlu bilimlerin de öncüsü olduğu için, saldırıya uğrar ve dövülür.
Günah kimde?
Hiç şüphe yok ki, öğretmene saygıyı önde tutan geleneklerimizin yıkılışında. Siyasî çıkarları ve hesapları uğruna öğretmenin savunduğu ileri görüşleri, Türkiye’nin bu yaşama payandalarını örseleyen, yıpratan; irfanı ve memleket sevgisi satılığa çıkarılmış bir kısım politikacılarda. Nursi’nin “Nurculuk” adı altında, İslâm dinine aykırı olarak ortaya sürdüğü o yüz kızartıcı; cehalet dolu, dine aykırı, uygarlık ve ilim düşmanı kitaplarının basılıp yayılmasına göz yumanlarda.
Evet, günah, son olaylarda olduğu üzere, uyanık bir savcımız yanında, işi küçümseyici bildiriler vermekten çekinmeyen, ruhu tiridleşmiş bir kısım sorumlularda.
Ama asıl sorunu, bu küçük ve ayrıntıya kaçan günah ve kusurlardan kurtarmak, kabuktan öze gitmek gerektiğini niçin düşünmüyoruz?
Din eğitimi, bizde en azından üç yüz yıldan beri hedefinden sapmış, gerçeğinden kopmuştur. İslâm dini adına konuşanlar ya dayandıkları amaçlar uğruna paravana yanmaktadır.
Said Nursî, 1950’den sonra kendini peygamber ilân edecek kadar ileri gitmişse, müritleri, onun adına 1950 seçimlerini besliyen günlerde, iktidar milletvekilleri karşısında Atatürk’ün kurduğu bir Ankara fakültesinde rejime, Ata’ya, düşen iktidara sövmekten utanmamışsa, günahın büyüğü, bu konuşmaları yayınlayan kitaplara “Faydalı kitaplardır” hükmünü vererek onları mahkemece serbest bıraktıran zamanın Diyanet İşleri Başkanlığı ve oradaki “İstişare Heyeti”ndedir. İhtilâlden sonra Hazret-i Ali’nin dünyaca ün taşıyan özdeyişleri ile ilgili bir çevirimi Diyanet işleri yayınlarken eserin katkısız dilini Osmanlıcaya çevirtmek isteyen bu adamlar, gene oradaydı. Bugün de bu kurul, yorum yapacak tek otorite kaynağı olmaktadır, ama yazık ki çoğunluğu ile yetersiz durumu devam etmektedir.
Biz din hocalarını seçecek bur kurulu bile, geri ve İslâm dininden uzak kimlelerle doldurmuşuz. Biz, kırk iki yıldır her şehire uyanık müftü, her ilimize de beş on tane; İslâm dinin akıl, uygarlık, dünya ve insanlık dini olduğunu anlatacak yeter sayıda va’ız edici din adamı yetiştirememişiz.
Daha üç gün önce bir camiimizde, cehenneme giden yolları, durakları, zebanileri, trafik memurları gibi dikilmiş korkunç kimseleri, özetleyen; tüm cehennemi her yanı ile tasvir eden, merhameti, acıması büyük Allahımız adına Ramazan ve gufran ayında dehşet saçarak konuşan bir din hocasını dinlemişim. Elinde cehennemin tafsilât plânı varmış gibi ortaya çıkan bu yobazın, imamlık etmesi yetmez mi ki, bir de va’z etme, konuşma fırsatı verilmiştir kendisine?
Biz İslâmlığı, gerçek yönü ile anlamıyan, okuduğu Kur’an’ın gerçek anlamını bilmeyen kimseleri eğitememiş, yetiştirememişsek, en büyük günahı işlemiş olduğumuzu unutmıyalım. Sade bu kadarla da kalmıyor, zehirli, dine aykırı, Atatürk’e, devrime aykırı görüşleri ortaya saçanlara konuşma izni verip duruyoruz. Bilmiyen, ortalığı zehirleyenleri, -bilenler yetişene kadar olsun- susturmasını, niçin bilmiyoruz? Günahların bir büyüğü de bu değil mi?
Kubilây’ı öldürdüler. Yobazlıkta puan kazananları cezalandırmakla yetindik. Kırkağaç’ta da aynı suçu işliyenleri cezalandıracağız. Ama kök? O zehirli, ölmesini bilmez, kırk canlı, cahil hocaların kökü? O, Yüce Tanrımızı, futbol topu ile meşgul edecek kadar alçalan, dinsizliğe sapmış din hocalarının kökü ne olacak?
Yurt çapında Nurcu Said’in kitaplarından pasajlar alarak Kur’an’ın ölümsüz âyetleri ile karşılaştırıp Nurculuğun İslamlığa aykırı kof bir yol olduğunu ispatlamıya yönelmiyecek miyiz?
Atatürk devrimlerini teker teker ele alarak Allah’ın kutsal kitabı ile karşılaştırmaktan ne zamana kadar korkacağız?
Kur’an’da, “Latin harfleri kullanmak günahtır.” diye bir âyet mi var? Hayır!.. Atatürk milliyetçiliği, baka milletlere düşman olmıyan, insancı milliyetçiliktir. Kur’an’ı Kerim “Ey Araplar, ey Türkler” mi diyor; yoksa, “Ey insanlar” mı?
Atatürkümüz olumlu ilimlere yönelmiştir. Hemen her yaprağında “düşününüz”, “derin derin düşününüz”, “ilim sahibi olunuz”, “aklınızı işletiniz”, “olayların derinliğine ininiz”, “Allahtan korkmak, onu saymak için bilgin olmaya bakınız?”, “hiç bilenle bilmiyen bir olur mu?” gibi âyetleri yaşatan Kur’anımız, ilmin sonsuzluğuna kapılarını açmıyor mu?
Atatürkümüz çullara bürünen bir milleti ışığa, güneşe kavuşturmuştur. Kur’an’da, süs ve takıları göstermenin, yoksul insanları imrendirmemek bakımından doğru olmadığından ve kâfir, müşfik çoğunluğu karşısında, tanınmamak için bir avuç imanlının üstüne bir şey alarak sokağa çıkması temennisinden başka bir hüküm mü var? Kur’anımız, “kafanıza, Yunanlılardan kalma fesle, keçe külah, yeşil, beyaz, siyah, âbâni sarık sarın; gulyabaniler gibi çullar içinde dolaşın” diye bir hüküm mü taşıyor? Asla!..
Gerçek din adamı yetiştirmede yıllardır ihmalcilikle geciktik. Uyanmanın, Diyanet işlerindeki, Nurculuğa cevaz vermiş en yüksek kuruldan bağlıyarak din adamlarımız eğitmenin, eğitilinceye kadar da imamlıktan öteye bir yetki tanımayıp susturmasını bilmenin zamanı çoktan geçti. Bu şaşkınlık uykusundan milletçe silkinemezsek, vay halimize!..
Şardağ, R. (1965, Şubat 15). Karakurt Olayları ve Zincirleme Günahlar. Varlık, 640: 5.


Bravo. Devrinin ruhunu yansıtması ile de tarihi nitelikli. Teşekkürler
iPhone’umdan gönderildi
BeğenBeğen