
İlk fıkramı senin adınla taçlamak isteyişim, sadece gönüllere sinmiş, dillerde tekrim olan [yüceltilen] adını anmak için değildir. İlk fıkramda olduğu gibi, öteki fıkralarımda da zaten, yolumun Kemalizmin zeval bulmaz [kaldırılamaz] prensipleri olduğu anlaşılacaktı. Fakat sen, yürekten özlediğin ve sağlığında bir kaç defa tecrübesine bile giriştiğin demokrasi havasının, şu intikal rüzgârları içinde namert sesler ve kalemlerle hırpalanmak isteniyorsun; evet, sen Atatürk!
Düne kadar neler yalayıp neler yutmuş dillerde, Amerikan jikleti gibi bir nakarat: “Yirmi beş senedir..” kendine bile inançsız, yalan ve iğvanın [yolunu şaşırma] pıhtılaştığı satırlarda bir sızıltı: “Yirmi beş senedir..” ve bunlardan başka seçimlerin yapılacağı şu günlerde bizim gibi partisiz bir vatandaşı bile çileden çıkaracak zart zurtça iddialar: “Biz yirmi beş senedir yapılmayanları dört yılda yapacağız!”
Yirmi beş sene!.. Uykularında yirmi beş sene, konuşmalarında yirmi beş sene..
Hani mevzii hatlar içinde kalan parça parça yurt savunmalarını vatan sathına çıkarıp topyekûn bir millî mücadele alanı yarattığın; hani köylümün başından aşarı koğup, teknik medeniyetimizin mihverini şarktan garba çevirdiğin yıllar yok mu? Meğer bütün bunlar yalan ve bu yıllar boş yere akmış! Bırakalım rakam ve istatistikleri; fakat zamanın payını ve hakkın tanıyan mantıkın felsefesi bile bu gülünç iddianın yakasına yapışır: “İçinde bir vak’a olduramamış veya kaydetmemiş zaman olamaz” diye.
Nedir bu yirmi beş seneye hücum! Gözlerinin yirmi beş metre ötesini görmekten aciz olanların bu halleri pek gülünç değil mi? Macera peşinden koşan avanağın altına hücumu gibi bu ne soytarıca ve şımarıkça saldırış? İçinde Türk devrimlerinin ve Atatürk dehasının da yattığı yirmi beş yıla bu ne boş, faydasız ve kuru sıkıca hücum? Halbuki partiler, hususiyle seçim aralığında, modern demokrasilerde görüldüğü üzere, bir sır kutusu gibi yapacakları icraatı saklayıp geçmiş yılların mesuliyeti müşterek günlerine pala sallamazlar. Bu gün görmüş ve hâlâ bir çok dilekleri bulunan koca millete muhalefet yarın neler getirecektir? Asıl demokratik propaganda bu değil midir? Cılk çıkacağı daha şimdiden anlaşılan meçhul vaat yumurtalarının üstüne yatıp kalmış olan şu hasta kuluçkaya bakın, kendi işini bırakmış, geçmiş günleri faydasız yere gagalayıp duruyor.
Fâni vücudunu toprağa verdiğimiz Büyük Mustafa Kemal’in asıl kuvveti olan ölmez inkılâplarına, cumhuriyetin bu en manalı ve faziletli günlerinden hücum öyle mi? Onun hatırasına, bile bilmeye diş bileyiş öyle mi?
Bu devrenin her lahzasında ismini okuyup sana gönül dolusu bağlanacak olanlardan bazıları çıkıyor, demokrasi adını verdikleri kin kancalarıyla eserlerini yıkmağa çalışıyorlar.
Atatürküm! Onlara en azından yirmi beş milyon defa lânet!
Şardağ, R. (1950, Nisan 3). Bir Yüksük Dolusu / Atatürk’ün Adıyla. Anadolu, s. 2.


