
Kim, nasıl, dilimize bu “sahne dili” tâbirini soktu ise, dilini bal arıları soksun diyesim geliyor. Çünkü “sahne dili” diye boş yere sakat bir görüşü yıllarca bu memlekete yerleştirmeye çalıştık ve Türkçeyi bir ucube şekline bürüyüp sahneye çıkardık. Dilimizin kendi diksiyon ve fonetiğine ait bir meselesi olduğu gibi, bir de kötü melodramatik bünyesi var. Sahne dilinin değil fakat sahnedeki dilimizin bu iki dikkat noktasına yan çizip geçmesi, tiyatromuzda yıllar süren başlıca derttir. Tiyatro kelimesiyle yalnız İzmir şehri tiyatrosu değil, genel olarak, çeyrek yüzyıldan bu yana uzanagelen Türk tiyatrosunu kastediyorum. Şüphesiz, İzmir’in hayli fedakârlıklarla kurduğu Şehir Tiyatrosu da görüşlerimin alâka çevresi içine girecektir. Bir milletin seçkin evlatları arasında konuşulan şive -ki bizde İstanbul şivesidir- aktörlerimizin dilinde en büyük talihine erişmelidir. Yalnız İstanbul şivesi deyince, aklımıza, Kasımpaşa’da ve eski İstanbul’un bazı yerlerinde sakız gibi gerilip uzatılan Türkçe ile Şişli’de son on beş yıldır türeyen, “konuşacaklardır”ı naziklik olsun diye “konuşeceklerdir” yapacak kadar budalalaşanların söyleştiği kadınsı Türkçe gelmemelidir. Tiyatromuzun bizce en başta dikkate alacağı şey, mimik, dekor, makyaj, coup ve sürpriz gibi unsurların, yağ gibi kaygan bir hançerenin ifadelendirdiği tam bir artikülasyon (articulation) olmadan metelik etmediğidir. Hançerelerimizin kuruluşlarındaki mahallilikleri gidermek, kelimeleri bütün fonemleri, dilin yapısına ve mevzuun psikolojisine uygun tonalitesi içinde, yutmadan, didiklemeden, gargara etmeden ağızdan hakkı ile çıkarmak: İşte sahnede görmek istediğimiz dil; yani tabii dil. Sahnedeki bu dilin tabii dilden tek farkı, olsa olsa bu tabiiliği en mükemmel ifadelendirebilmesidir. Fransa’da, üniversiteli gençler, bir kelimenin telâffuz edilişinde birbirlerinden farklı görüşe sahip olurlarsa resmi radyo spikeri veya Komedi Fransez (Comédie Française) aktörlerinin o kelimeyi ağızlarından çıkaracakları zamanı kollarlar. Bizde böyle mi ya; Devlet Konservatuvarı’nın ilk mezunlarına nasip olan metotlu Türkçe diksiyon ve fonetik öğretimine benzer bir öğretimden öteki tiyatro grup sahnede görmek istediğimiz dillin, birinci meşrutiyetten beri aktörlerimize ârız olan kötü melodram havasından da sıyrılması şarttır. Bütün kavrayış ve iyi niyetlerimize rağmen dilimizi ısırgan otu gibi hırpalayan bu illetten bir türlü vazgeçemiyoruz.

(1892-1979)
Lûbiyatçı* Ermeni aktörlerinin hamiyetli hizmetleri yanında Türk tiyatrosuna aşıladıkları bu Fransız mukallidi yapmacık ağız, bu “rol yapma” hastalığı, hâlâ, hâlâ sürüp gidiyor. Hiç unutmam, ilk kurulduğu yıllarda edebiyat dersi verdiğim ve asistanlığını yaptığım Aziz Banguoğlu ile birlikte fonetik dersi okuttuğum Devlet Konservatuvarı’nda, Romeo Juliette’in bir sahne seminerinde idik. Bir bayan artist namzedi meşhur “elveda” repliğini yapıyordu. Kendisine rejisör Carl Ebert‘le birlikte, mevzuun tesirine kapılmadan “Elveda Romeo” cümlesini tabii bir jestle söylemesini ne kadar tembih ettikse para etmedi. Melodramın kötü aşısı ile aşılanmış olan kızımız her tekrar edişinde isterik bir iç çekişini müteakip elveda’nın “a” sını üç elif miktarı çekiyor, Romeo’nun her iki “o” sunu mariz bir göğüs geçirmeden sonra perişan ediyordu. Ne yazık ki dilimiz, bu ağır başlı, realist bu vakur milletin dili, hâlâ bu yapmacık ve ağlamsı edadan kendini kurtaramıyor. Büyük rejisör Muhsin Ertuğrul bile, geçen sene Ankara’da, kırk yıllık sanat hayatı için yapılan jübilede büyük babayı patetik ifade ile yetinmeyerek yer yer melodrama boğmaktan kurtulamamıştı. Dilimizi şu evin duruşu, şu tramvayın geçişi ve günlerin akışı gibi tabii kıvamına kavuşturmalı, suni kırıtışlardan, ağlamsı ve dinlemsi tondan sıyırmalı, milletimize has vakur veçhesine kavuşturmalıyız. Tiyatroda gerek inkılâp, spikerin, hatibin, konferansçının politikacının, öğretmenin de konuşma bakımından kurtuluşu olacaktır. Bu dilin tabii güzelliğine ve halâvetine [hoşluk] kavuşması için bu inkılâb, bu Türkçe, bu ses inkılâbı, bu ton inkılâbı şarttır.
Bugünlerde enerjik belediye başkanının geniş çapta yardımına ve aydın alâkasına şahit olan İzmir Tiyatrosu, kim bilir belki de âni bir silkiniş ve öne geçme aşkı ile bu inkılâp yolunda bir hamle yapabilir ve Türk fikir ve edebiyat hayatına bir hayli öncü çığır açıcı kıymetler katmış olan İzmir’i yeni bir uyanışla çiçekleyebilir.
*Lu’biyât: Kukla, Karagöz, hokkabazlık, temsil vb. sahne oyunları.
Şardağ, R. (1950, Nisan 19). Bir Yüksük Dolusu / Sahne Dilimiz. Anadolu, s. 2.


