Nasıl konuşuyoruz?

“Bir milletin sesini tespit etmek, o milletin, insanlığın fikir hayatındaki davranışını kavramak bakımından büyük önem taşır. Bir milletin sesi, dilsiz gibi görünen tarihi anıtlarının harabelerinden, eski mimarlık eserlerinden, halk ve seçkinlerinin çağırdığı eski türkülerinde, yüzyıllar boyunca uzanmış edebiyatında, halkın ferd ferd bakışında ve büyük olaylar karşısında takınmış olduğu tarihi tavrında gizlidir.” Bertrand Russel

Nasıl konuşmak lâzım; şimdilik bunu da geçelim; çünkü çok zaman, işin yapılagelmekte olan çirkinliğine dokunmak, nasıl olması gerekeceğini göstermekten yeğdir. Bizler konuşmalarımızla ne hale düşmüşüz; kendinizi realitenin dışına çekip bir lâhza olsun buna dikkat ettiniz mi? Bu memlekette -istisnalar hariç- küçüklü büyüklü meclislerde, kapalı salonlarda açık meydanlarda konuşanlarımızı birkaç kategori içine sıkıştırmak kolay iştir: Mızmızlar. Bunlar, fizyolojilerindeki son tükenik enerjiyi korka korka harcayarak dinleyenleri, hab [yatak] içinde bir kuşluk kestirmesine daldırırlar. Hafif makineli tüfek ateşi gibi susup susup patlayanlar, davul sesi gibi kulakta güm güm ötenlerle, kaba etleri ısırılmışçasına cıyak cıyak bağıranlar. Bir ölüm haberi ile, bir müjdeyi verirken de hep aynı tavır içinde hep önceden bellenmiş bir makam tutturarak konuşanlar. Anha minha hitabet tarzımızı bu beş kategori içinde görmek talihsizliğinden sıyrılamıyoruz. Bu neden böyledir? Çünkü konuşmak denen şeyin henüz bir ilim işi olduğundan, fonetizm denen ses ilminin garpta eriştiği yeni merhalelerden habersiziz. Bir defa insan sesi, insan hitabeti, ayrı mizaca (temperamant) göre değişir. Mevzudan gelen bütün ayrı hüviyetine rağmen, aynı fikirleri anlatış tarzı, iki ayrı mizaca göre ayrılıklar kaydeder. Ses, ferdlerin yaşadıkları coğrafya zeminlerine göre değişir. Ses, vücudumuzun iç yapısına göre (kanlı, kansız, sinirli sinirsiz, vitaminli vitaminsiz olma gibi haller) de değişir. İç yapısına dedim; zira Çoban Mehmet cüssesinde nice insanın fındık sıçanlarına mahsus bir ses edasına sahip oldukları görülegelen şeylerdendir.

Bütün bu ayrı âmillerin tesir anaforları içinde dalgalanan insan sesi, fonemlerin şiddeti, süresi, ahengi ve rengi bakımından türlü cilveler gösterir. Fakat bu cilveler arasında ne kadar nüans farkı olsa da, bir millete mensup olmanın verdiği ayrı bir ses karakteri vardır ki onun süzgecinden geçmeyen veya onun mayasıyla yoğrulmamış bir ses tasarlanamaz. Taş çatlasa Fransızın frapan ve parlak intonasyonu (intonation), İngilizin sesindeki ritmik donukluğa benzeyemeyecektir.

Bir milletin sesi… Ne yazık, biz henüz bu bakımda sesimizi tanıtmış, sesimizin karakterindeki cevheri kavramış değiliz. Son çağın tanınmış filozofu Bertrand Russel, yirminci asrın fikirler tarihi adındaki eserinin bir milletin sesi bölümünde ne güzel konuşur: “Bir milletin sesini tespit etmek, o milletin, insanlığın fikir hayatındaki davranışını kavramak bakımından büyük önem taşır. Bir milletin sesi, dilsiz gibi görünen tarihi anıtlarının harabelerinden, eski mimarlık eserlerinden, halk ve seçkinlerinin çağırdığı eski türkülerinde, yüzyıllar boyunca uzanmış edebiyatında, halkın ferd ferd bakışında ve büyük olaylar karşısında takınmış olduğu tarihi tavrında gizlidir.”

Milletimizin sesini tesbit etmekle her şeyden önce genel ses karakterimizi gün ışığına çıkarmış oluruz. Bu takdirde bence meydan hatiplerinin ve demagogların, kitlenin anlamadığı bir tonla konuştukları için canlarına ot tıkanacaktır. Fakat en başta şu kazancımız olacaktır: Sosyal, edebi ve fikri alanda girişeceğimiz her hareket, sesindeki tavır belirmiş olan milletimizin tonuna uygun bir yön tutacaktır.


Şardağ, R. (1950, Nisan 13). Bir Yüksük Dolusu / Nasıl Konuşuyoruz. Anadolu, s. 2.


Yorum bırakın