
Hiçbir Başbakan, Bakan “Rüşvet alın! Bu zehirli tatlıyı yiyin” diye hiç kimse için emir vermez. Ama bugün ülkemizde rüşvet, günlük olaylar içinde, sık sık geçiyor. Konuşmanın akışı içinde herkesin dilinde gezinip duruyor. Tüm dünya ülkelerinde de hemen hemen her yıl rüşvetle ilgili bir skandal patlamıyor mu? Neden bu hırs? Ne zaman son bulacağını bilemediğimiz bir dünyada her gün krallar gibi yaşamak… Büyük vuranların gerekçesi bu; doymamak, doydukça acıkmak… Ya küçük çapta rüşvet alanlar? Bunlar, serbest, liberal ekonominin kurbanları… Sayın Başbakanın en büyük talihsizliği, geçmiş yüzyıllarda rastladığımız varlıkların duyarlığından yoksul oluşumuz.
İnsanları; ahlak sağlamlıklarına, ruhsal yapılarına göre rüşvete, ahlaksızlığa, sosyal dengesizliklere ve intiharlara iten bu acımasız düzene karşı hükümete düşen ağır yük var.
Yalnızca yoksulluktan mı?
Yalnızca yoksulluklarından ötürü aralanmıyor ki, rüşvetin kapısı. Andre Maurois, “Tarih ve edebiyat denemeleri”nde, bir yerde diyordu ki:
“Bu aşk, bana, birden ve zahmetsiz geldiği için doymadım, hemen yenilerini bekledim.”
Büyük çapta rüşvet yiyenlerde de tıpkısı bu duygu yaşar sanırım. Zahmetsiz, emeksiz yüzbinler, milyonlar, daha yenilerini de elektrik akımı gibi çekiyor. Tat, bir kez alınmış, yol bir kez açılmıştır, arkası durur mu? Tren yürüyor.
Büyük rüşvetler, tarihimizi de yer yer karartır. Ne var ki, emeksiz ve üstü örtülü eldivenle ele geçirilen haram para ve hediyelerin tadı uzun sürmemiş, hep yenilenme gereksinimi peşinden sürüklenmiştir.
Kızılahmedli Şemsi Paşa
Osmanlılar Kızılahmed’li Türk kardeşleriyle birleştiler ya! Bunu bir türlü sindiremez Şemsi Paşa, sadr-ı azam olduğu halde.
Tarihçi Âli’nin de hazır bulunduğu bir mecliste Şemsi Paşa, kethüdasına (yardımcısı) günümüz diliyle şöyle anlatıyor:
“Câmiye Cum’a namazı için gelen halka, padişaha, dilekçe verirken para vermek zorunluğunu kabul ettirdim. Osmanlılar bizim harabımızı hazırladılarsa ben de onların harap olma gerekçesini hazırladım.” Tarihçi Âli sorar:
“Nasıl?”
“Padişahı hediye ve para almaya razı ettim. Bundan sonra rüşvet almada örnek olacak.”
Hanım sultanlar makam satıyor
III. Mehmed dönemindeyiz. Sipahiler, padişahı ayak divanına çeker. Bir ağa der ki:
“Makamlar, harem vasıtasıyla satılıyor. Asıl suçlu kızlarağası Osman’dır. Kapı ağası Gazanfer Ağa, Anadolu’ya giden ordunun serdarlığına (başkomutanlığına), Hüsrev Paşa’yı parayla atamıştır. Bunlardan Valide Sultan’ın ve hanım sultanların da haberi var.”
III. Mehmed döneminde, medrese mülazimliği (Stajyer öğretmenlik) bile onbin akçeye satılırdı.
Padişah kellesi için fetva
Padişah İbrahim dönemi, rüşvetin utanç örnekleriyle dolu. Uyarıların hiçbiri hükümdarı uyandırmıyor.
Nihayet, adamı tahttan indirecekler. Müfti, Abdürrahim Efendi’den fetva isteniyor. İşte günümüz diliyle verilen fetva:
“Kılıç ve bilimle ilgili makamları ehline, hak edenine vermeyip, rüşvetle hak etmeyenlere vermekle âlemin düzenini bozan padişahın düşürülmesi ve vücudunun ortadan kaldırılması câizdir.”
Sürüp gider bu
III. Selim zamanına kadar sürer bu! Çok değerli armağanlar ve mücevherler almadan işler gördürülemez olunca Alemdar Mustafa Paşa; hırsızlığın, rüşvetin üzerine balyoz gibi iner. Kendisini sekse kaptırıncaya kadar hırsızları, hak yiyenleri susturur. Onun asılmasından sonra yine hortlar bu illet.
IV. Murad çâre arıyor
IV. Murad, rüşvete ve Osmanlı devletini yıkımdan kurtarmaya çare ararken ünlü Katip Çelebi’den de rapor ister. Bilginimiz, “Mizân’ül hak fi ihtiyâr’ül ehak” adlı eserinde gerçeği, tarihin utanç tablosu gibi padişahın gözlerine doğru çizer:
“Padişahım, zâlim bir hükümdarın elinden hakkını almak isteyenin vereceği rüşvet, veren için haram değil, alan için haramdır.”
Bereket ki…
Bereket ki, arada bir demir yumruklu padişahlar, Hakk’a inanır devlet adamları, kılıçlarını, kınlarından çıkararak, rüşvetçilerin, yoksulları ezen zalimlerin kafalarına kafalarına çalmış, adaleti egemen kılmışlar. Topkapı Müzesi Kütüphanesi’nin 1361 sayısında, İstinsâh edilmiş (kopyası çıkarılmış) tarihinde Neşri, konuya iğneleyerek girer:
“Siyaset dahi olmasa (adalet hükmü yerine getirilmese) âlemde nizam olmayıp zaiflerin ve yoksulların yalvarış dumanı, zalimlerin zulmü yüzünden dünya evinin penceresinden dışarı çıkardı.”
Günümüzde
Günümüzde ve Cumhuriyet Türkiye’sinde küçük memurların hali duman. Tarih içinde, zati memurun alın yazısı hep utançlı gitmiş. Düşünün bir: Yüzyıllarca asker, sivil memurların maaşlarına, “Ulufe” denilmiş. Arapça “Alef”ten türetilmiş, yulaf demek olan bu sözcük, önceleri süvari askerlerinin hayvanları için verilen yem parasıydı. Günümüz küçük memurunun maaşını, hayvan yemi düzeyinden kurtaramadıkça bu yara kanayacak.
Ama asıl ahlaksızlık, asıl yara, bazı büyük hükümet görevlileriyle belediyecilerin rüşvet çirkeflerine ayaklarının sürtünmesi.
Atatürk’ün inkılâp arkadaşları kira evinde otururdu. Onlar, rüşvetin gerçeği değil de isnadından bile, vebadan kaçarcasına kaçtılar.
Allah’ın haramına bakmadan ziftlenenler, ceza gününü akıllarının ucundan geçirmeyebilirler. Devletin duyarlıklı eli, bu haramzadelerin tepesine inmeli değil mi efendim! Ne demiş Sümbülzade Vehbi:
“Rüşvet korkusu cihana zillet
Rüşvetle çöker bu şanlı devlet.”
Güzel bir hafta sonu dileğiyle ve saygıyla.
Şardağ, R. (1987, Nisan 19). Rüşvet Treni. Güneş, s.6.
Güneş Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin yazımını gerçekleştiren Demet Cevher‘e sonsuz teşekkürler…

