Mûsavî (*) rezaletinin suçlusu kim?

“Anırkabir’i ziyaret etseydim münafık olurdum.”

Böyle diyor, Mir Hüseyin Mûsavî.

Haksız değil ki kendince ve rejimlerince.

“Münâfık”lık, Allah katında, kâfirlikten beter bir suç; bir rezillik. İşine gelen yerde “Ben Müslümanım” diyeceksin, çıkarın, başka türlüsünü gerektirince de “Ne münâsebet efendim, size kim dedi benim Müslüman olduğumu” diye kıvırtacaksın.

“Ben münafıklara cehennemin en esici, en aşağı yerini hazırladım” buyuran Allahımızın, buyruğuna uyduğunu sanıyor, İran Başbakanı.

Adam, açık açık söylüyor: “Atatürk kafirdir. İran’da sizin kurtarıcınıza biz her gün kafir diyoruz. Ne yani, Türkiye’ye gelince O’nu Müslüman mı sayacağız?”

Siz bu edepsizi kendi mantığı, İslâm’a ters düşmüş rejimiyle yerden yere de vursanız, asıl suçu onda bulamazsınız.

Mûsavî’yi resmen çağıran kim? Dışişlerimiz değil mi? Makamında kalabilsin diye Türk milletinin onurunu hiçe sayabilen sayın Halefoğlu’nun yakasından sarsıp sormayacak mısınız?

“-Hani bunca yıllık hâriciyeci niteliğiniz?”

“-Sayın Halefoğlu, hani Atatürk’e bağlılığınız? Hani milliyetçilik onurunuz? Hani Türklüğünüzden gelen ateşiniz? Hani Atatürk sevginiz?”

Sayın Halefoğlu’nun yanıtı hazırdır:

“-Başbakanımız ve hükümetimize rağmen bir karara varamazdım ki!”

Suç, böylece ondan da uzaklaşır mı?

Sayın Özal, Mûsavî’nin kafa küflülüğünden habersiz mi?

Atatürk düşmanlığını yeni mi öğrendi? Biz, bu sütunlarda ve Meclis’te belgelerle karşısına çıktık.

İran’ın üç yıl öncelerine dayanan, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığını kanıtladık. “Bir namazın kabul edilebilmesi için 12 imama yani Şiaya inanmış bir imamın arkasında kılınması şarttır” diyen Humeyni’den belgeler sunduk.

İran tarih kitabından, Türklerin vahşi bir millet, Atatürk’ün Yunanlı bir kâfir olduğunu bildiren pasajlar okuduk. Bütün bunları ya suspus olarak dinleyen, ya da günümüzün Kültür ve Turizm Bakanı’nı üzerimize saldırtarak yanıtlamak isteyen Başbakan, her şeyden haberliydi. Ama savundu. İran resmi radyosunun, Türkçe Kayhan gazetesinin; Cumhuriyetimize, Atatürk’e sövmelerine rağmen, görülmemiş bir vurdum duymazlıkla günümüz İran’ını savundu durdu.

Humeyni’den özür dileme.

Dışişleri Bakanı’nı etek öpmek üzere İran’a gönderme.

Akis dergisini toplatma.

Ve Atatürk’e, Türkiye’nin resmi konuğu olduğu sırada “münafık” diyen Mûsavî’yi, “Ağzına sağlık” der gibi kucaklayıp öpme.

“Efendim, İran’a olan ihrâcâtımızı baltalamamak için katlandı buna Özal.”
“İslam memleketlerinin her biriyle dost görüntüsünü sürdürme uğruna…”
“İslam’da kabir ziyareti olmadığından.”

Basının protestoları, bu çerçeve içinde yükselmeye çalıştı.

Yeri yerinden oynatması gereken muhalefet partilerinin, İmamın çırağını, İslâm’ın gerçeğiyle ve belgelerle yere vurmasını, millet boşuna bekledi.

Sayın Özal ve Mûsavî’nin anlaşmalı, ya da anlaşmasız olsun, ulaşmak istedikleri hedef aynı.

“-Gördünüz mü, ben, Türkiye’de resmen gider ve açık açık Atatürk’e kâfir derim. Sayın Başbakanları da beni şapur şupur öper.”

Bu mesaj, Mûsavî’dedir. Irak’la olan savaşında sıfırı tüketmiş, Hürmüz Boğazı’nda Amerika’ya karşı tık nefes olmuş İran’ın çilekeş ve direnişe geçmeye hazır halkına karşı tafra satmadır. Bizdeki salderun Humeynicilere, Hizbullahçılara karşı da mesaj değil mi bu?

“-Harekete geçin! Kâfir Atatürk’ün heykellerini kırma işini korkusuzca sürdürün.”

“Peki, sayın Özal’ın kendi halkına bir mesajı yok mu?”

Var elbette. Türk devletinin ve cumhuriyetinin geleneğini, protokolünü altüst etmiş olan bir saygısızın boynuna sarılıp öpebilmek… Ne o? O da, sayın Özal da bir mesaj mı vermek istiyor? Baksanıza, Mûsavî’ye ev sahipliği görevini bile İstiklâl Marşımıza henüz saygıyı öğrenememiş bir bakanına verdi. “Bazı çevrelerin oyunu kaçırmamak için mi?”

“Cumhuriyetçi, Atatürkçü rejimi sinsice yıkma çabalarında birkaç adım daha atabilmek için mi?”

Uyuyan muhalefet, Atatürkçü olduklarını hâlâ söyleyebilen mahmur ANAP’lılar karşısında Özal amacına doğru yavaş ve aşamalı olarak ilerliyor.

Zamanın bizi haksız çıkarmasını dilerim.

(*) Ünlü terörist ve Emel intihar örgütünün kurucusu ve eğiticisi olan İran Başbakanı’nın doğru adını yazalım. Bizim Musavi dediğimiz sözcüğü, onlar ilk ve son heceyi uzatarak, Mûsavî biçiminde söylerler. 


Şardağ, R. (1987, Haziran 22). Mûsavî(*) rezaletinin suçlusu kim?. Güneş, s. 4.


Güneş Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin yazımını gerçekleştiren Demet Cevher‘e ve yazının bulunması knusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘e sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın