Hey kardeşlerim

İstanbula geldim. Günlük işlerim ve resmî meşgalelerim sırasında bir hıçkırık tutar gibi dostlarımı aramak tutmaz mı beni? Bir uzun gurbetin peşisıra malını mülkünü soran meşhur halk şairi gibi “çanak çömlek, babadan kalma yakası yırtık gömlek nicoldu” diye soramadım ama, dostlarımı, eski sevdiklerimi sormanın ateşine düştüm. Zaten arayacak çanak çömlek veya bunların sembolize ettiği maddî hiçbir servete sahip de değildim. Çocukluk günlerimi, ilk ve orta tahsilimi geçirdiğim bu İstanbul şehrinde tek dayancım dostlarım, arkadaşlarım değil miydi? Mahalle aralarında, kaldırımlarda, kraethanelerde, tramvay ve otobüslerde, bakkal ve muhallebicilerinde, iskele kenarlarında sıcak soluklarını hatırladığım bu eski arkadaşlarım ne oldu? Ben sonradan tahsil ve ekmek kavgası sebebi ile, nihayet üç buçuk sene devam eden hastalığım yüzünden onları arayamadım. Ya onlar beni neden bu kadar çabuk unuttular? Onlar ki gözümün öbür teki, kalbimin öteki gözü kadar yakın olanlarımdı. Ama ben nasıl kendimi temize çıkarabilirim? İşte bu sual, ani bir sancı gibi vicdanımı burunca bir mahzunluktur aldı beni. Bir akşam üstü, Çamlıca tepesine çıkıp deliler gibi dostlarıma, eski refiklerime seslendim: Sen, karlı ve tipili bir günde beni paltosuna sararak mektep dönüşü eve getiren mahalle ve mektep arkadaşım Kemalettin, zabit olmuştun; acep şimdi nerelerdesin? Beni şu vefasızlığım için bilmem affedecek misin? Sen, sınıfta karşıdan karşıya birbirimize bakarak gevşeyen sinirlerimizle kıkır kıkır güldüğümüz, bütün bir günü okulda beraber geçirdiğimiz Nihat, sen acaba nerelerdesin? Ya yemeklerimizi bölüştüğümüz, on üç yaşının bütün masumluğu içinde, kaynağını ve mahiyetini anlıyamadan sevdiğimiz sarışın, melek yüzlü Hayrünisa! Sen bir gün korkudan bir şeyler kaçırdığın için alay edip ağlattığım ceza reisinin küçük kızı, bak adını bile unutan şu eyyam dostunu her halde affetmeyeceksin değil mi? Sen Toptaşındaki tütün deposunda çalışırken cılız bedenime ve renksiz yüzüme acıyarak beni gizlice paydostan bir saat önce eve gönderten iyi gönüllü kapıcı, aziz ihtiyar, sağ isen elini öpmeyen, ölmüşsen ruhunu yadetmeyen bu iyilik tanımaz çocuğu affetmeni yalvarırım. Siz ey hocalarım, bakkal, kasap ve manav amcalarım, siz tramvay biletçileri, siz kahveler, bostanlar ve ey bir defa olsun hatırlarını sorup gönüllerini alamadıklarım beni affedin! Ey dostlar, güne kırmızılık girmeden, tene ölümün karası dolmadan beni müsamahanızın ve şefkatinizin enginliğine sarın! Ben sizi yıllar sonra bu tarihi ve hatıralar meşheri olan Çamlıca tepesinden rikkat ve gecikmiş bir vefa ile anıyor, gözyaşlarımla nedametime ve affınıza yol açmaya çalışıyorum: hey benim kardeşlerim!


Şardağ, R. (1952, Temmuz 14). Günübirlik/Hey kardeşlerim. Yeni Asır, s. 3.


Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın