Düttürü düt…

Dokuz Eylül akşamı Mithat Paşa sanat okulu istikametinden gelen yirmi, otuz izci çocuğumuzun borazan seslerini, trampet vuruşlarını görünce düşündüm: Biz izcilikten dahi ne istediğimizi, ne beklediğimizi anlamış veya anlatabilmiş miyiz? Millî Eğitim Bakanlığı’nın bir takım talimatname, yeni adı ile, yönetmelik çıkarmasına rağmen durum aydınlanmış değildir. Değildir; çünkü eğer ortada bir vuzuh olsaydı yıllardan beri izci adı altında yetiştirdiğimiz çocuklardan beklediğimiz şey, bayramların arife günlerinde bir giyim kuşam hevesiyle zıplama, bayram sabahı bir coşkunluk, ertesi günden itibaren de bir sene müddetle izciliğin defterini kapamak olmazdı.

Hani 23 Nisan’da, yirmi dört saat için yarattığımız çocuktan valiler ve belediye başkanları vardır; tıpkı onun gibi, senede bir defa izcilik yapar, bölükler kurar, “İzci beyi”, “Oymak beyi”, “Uç beyi” gibi isimler, sıfatlar tevcih eder, sonra da sırt üstü yatarız. Kimin gözünü boyamak istiyoruz? Maksadımız eski Ispartalının tahammül ve cefa mesleğine onları alıştırma nizamı mıdır? Hürriyetin başı boşluğu içinde, disiplinli bir gençlik mi yetiştirmektir? Dağcılık, avcılık, denizcilik gibi bir çeşit spor heyecanı mı yaşatmaktır?

Her ne ise, her halde bir kasıt, bir gayemiz var demektir. Fakat senede bir defa Sakal-ı Şerif öperek bütün bir yılın vebalini unutturacağını sanan saf Müslüman gibi, yılda bir kere kısa pantolon giyip sokağa fırlıyor, borazana sarılıyoruz. Bu faaliyetten bize kalan tek hatıra ise kulaklarımızda kalan düttürü dütten başka bir şey değildir.


Şardağ, R. (1952, Eylül 11). Günübirlik/Düttürü düt. Yeni Asır, s. 3.


Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın