Köy

İktidar Partisi kongresinde bir köylü kadın delege, yaptığı temenniler arasına, şöyle bir cümle de sıkıştırılmış:

Köylü davasına, köye daha hızla gidelim!”

Ziraat bankasının köylülerimiz için krediyi artırması, Atatürk’ün büyük ideallerinden bir olan köylüyü topraklandırma davasında atılan seri adımlar, nihayet hayvan vergisi kanununun kaldırılması için girişilen teşebbüsler, Menderes hükümetinin, memleketin milli davalarından biri olan köy davasına sıkıca sarıldığını gösteriyor. Fakat alınan tedbirleri hiçbir zaman yeter bulmamalıyız. Zira Türk köyü, bütün gayretlerimize, yıllar süren arzularımıza rağmen, tabiatın elinde hazin kaderini yaşamaktadır. Toprakları ilim ve teknikle sürülmediği gibi, birçok davalarına da henüz el sürülmemiştir. Türkiye toprakları üzerinde, 1944’den 1950 yılına kadar gamlı bir seyyah gibi devam eden dolaşmalarım, bana az acı şey öğretmemişti. Uzun uzun sıralamağa lüzum var mı? İşte en vecizi:

1945 de, Burdur vilayetinin Melli bucağına, Vali, Sağlık ve Millî Eğitim Müdürleriyle gidiyorduk. Yarı yolda arabadan ata bindik. Biraz daha gidince attan inip yaya yürüdük. Tabiatın incisi olan bucağa girince de köylülerden duyduğumuz söz, şu oldu:

Kırk beş senedir, (dikkat buyurun) bizim buraya postacı dahil, hiçbir hükümet adamının ayağı girmemiştir. Vergilerimizi dahi, ilçeye gidip biz veriyoruz.”

Neden böyle? Çünkü köye yol yok ki gidilsin. Köy yolları… Onlara, o müstahsil kardeşlerimize haberi, gazeteyi, medeniyeti, memleket alakasını götürecek, nuru, irfanı, doktor ve sağlığı ulaştıracak olan yol davasını halletmek; bu ilk hedefimizdir. Uzun edebiyata girişmeğe lüzum var mı? Bizim köyün dertleri ve meseleleri artık formüle edilecek hale gelmiştir. Onun, ayağı postaldan ayakkabıya, gıdasını biraz daha kaloriye, sırtı daha az yamalı bir elbiseye, kafası daha ışığa doğru bir tekamül merhalesine erişmelidir.

Sulama davası ayrı bir faciadır. Kızılırmak Orta Anadoluyu; Fırat, Cenup Anadolusunu sular geçer. Fakat iki yanlarına hazine değerinde müsait bir toprak tabakası hediye edecekleri yerde, bıraktıkları şey nedir, hep biliriz: Felaket! Hem öylesine felâket ki, bir sel haline gelip kabarmaya görsün; değil, toprağın, o çerçöp evlerin, o saman ve çamurdan yapılmış hayvan damlarının hepsi tarümar olur. Bu suları saçlarından yakalayıp imana getirmek için medeniyet ve tekniğe, büyük köylü ve köy sevdasını arkadaş etmek zorundayız.

Arıklar, kanallarla bu yurdu verim bakımından cennete çevirmek mümkündür. Onlar ki Türkiye’nin yüzde seksen biridirler. Onlar ki gelip geçmiş bunca idarecilere, yapılmış bir nice inkılaplara rağmen hâlâ nasipsizdirler. Onlar duyacağımız ve duyduğumuza şüphe olmayan sevgiyi bu yılki bütçede daha da kabarık rakamlarla isbat etmeliyiz. Yeni şehirdeki evinde, Cumhurbaşkanımızdan, Türk köylüsü için yanan bir yürekle söylenmiş çok güzel sözler dinlemiştim. İşte biri:

Ben Umurbeyliyim. Köylüyüm. Atatürk’ün zelil bırakılmış Türk köylüsü için söylediği, “Milletimizin efendisi” tabiri, onun haksız yere kırılmış olan izzeti nefsini, haklı olarak yükseltmiştir.”

Aslında bir köy çocuğu olan Başbakan’ın, bütün ateşini bu davaya katacağına eminim. ”Münevver, münevver” diye tutturan bazı tatlı su münevverlerini bir kenara bırakmak zorundayız. Bize istihsal güçleriyle ayakta durma imkânı veren Türk köylüsünün sırtından inmedikçe değil, münevver, değil adam, bir halt olmamızın dahi imkanı yoktur. Kadir bilmez, iyilik tanımaz, acımaz bir irfanın hem taşıyana, hem memlekete bir yük olacağını kavramalıyız artık.


Şardağ, R. (1952, Ekim 24). Günübirlik/Köy. Yeni Asır, s. 3.


Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın