Dün akşam, önümden, ağzına kadar tıka basa dolmuş geçen otobüse binemeyince ikincisine çar ü naçar sokuldum. Bu şehre milyonlarca değerinde otobüs girmiş olmasına rağmen akşamları, kalabalıktan tıkanası bir bunaltı içinde eve seyahat edebiliyorsunuz. Zira şehrimizdeki kımıldama kabiliyeti de o nisbette artmakta. İyi, artsın, bir dediğimiz yok; hatta, bir de “Maşallah” çekelim ama, dolu otobüs kadar çirkin bir şey de tasavvur edemiyorum. arabanın kapı arkasındayım, hoş, koltuğunda olsanız ne çıkacak? O boğuntu yaratan çoğunluk, dört yanınızı doldurduktan sonra.. Birisi gelin ense kökünüzü sarımsaklı ve yağlı yemiz ağzıyla hohlar; bir başkası sinirlidir, omuzlarıyla habire muştalar; herkes telâşlı fakat değişik maksatlar güden bir biletçidir: “Dur!”, “Ne duruyorsun? Çek!”, “Yahu, kadın koşuyor, biraz merhametli ol!”, “Arkada otobüs var; sür!” Hani biraz derin düşünecek olursanız şu bindiğiniz şeyin bir sürü rükuşu taşımakta olduğunu siz de kabul edeceksiniz. Ama dolunun otobüs hariç, her şeyi güzelmiş, o da başka. Tın tın öten bir kafa yerine iyi teçhiz edilmiş bir baş düşünün, peteklerinden sızan bal, neredeyse cevherlerini avcunuza dökesidir. “Dolgun bir kadınla kendisini iyi pişmemiş genç bir kızdan ayıran lehte farklara sahiptir.” diyen çoktur. dolu bir başağın nimet yüklü azameti, dolu bir cebin, bizimkiler yanında sağladığı üstünlük; her dem dolu bir gönlü, boşlarından ayıran saadet; dolu bir cesaret ve ümit, bunlar hep güzel.. Ama siz gelin de beni dolu bir otobüsün faziletine inandırın bakalım!
Şardağ, R. (1953, Kasım 23). Günübirlik/Dolu. Ege Ekspres Gazetesi, s. 2.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

