Şehrimize iki konser vermek üzere gelen Yavaşça‘nın bize kandırdığı en büyük lütuf üstat Cevdet Çağla‘nın “Acaba” isimli şarkısıdır.
Güftesi kendime ait olduğu için bu satırları yazıyor olmadığıma okuyucularımın hüsnü şehadet edeceklerine inanıyorum. Zira bence bu eserde eğer tenkit edilecek tek bir cihet varsa o da güftesinin şiir olarak zayıf bulunuşudur.
Son yıllarda yapılan bestelerimizin klasik tavırdan uzak olmalarına şahit olmayan kalmamıştır. Haydi muhafazakâr olmaktan vezgeçelim. Zira bestelerimizin mutlaka klâsik üslupta olması icabetmez. Peki ama, beste olarak bir şey olması da gerekmez mi?
İşte son senelerin beste karakterleri: Fonetik bakımından vurgusuz ve devamsız olan heceleri çirkin bir şekilde uzatmak. “Tatlı geldi” sanarak bir melodiyi ele alıp yokuş aşağı yuvarlanan araba tekerleği gibi döndürüp durmak. Alışılmış, iyice tanınmış duyguları bellenmiş lahinlerle tekrarlamak. Orijinal olacağım diye soğuk, sıcak kalacağım ve sevileceğim diye mukallit olmak.
2 Ağustos gecesi İzmir’de Dr. Yavaşça‘dan bir sürpriz olarak dinlediğim Kemanî Cevdet Çağla‘nın “Acaba” redifli şarkısı, öteki eserleri gibi orijinal, fakat bilhassa bir çok bestecilerimize örnek diye gösterilecek bir şarkısıdır. Kürdilihicazkâr musikimizin pek aşındırdığı koyu alaturka bir makamdan inci gibi bir eser yaratan Çağla, “Acaba” gibi üç kısa ve açık heceyi mısra sonlarına öyle yerleştirmiş, Karcığar, Kürdili, Acem çeşnileri içinde dalgalanan besteyi öyle ölçülü bir ahenk ve ritmik bir nizam içinde işlemiş ki şarkı ifadelenmiş, güfte adam olmuş, beste konuşmuştur.
“Acaba” bestecilerimize örnek olmaz mı acaba?
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Prof. Dr. Cenk Güray ve Ankara Milli Kütüphane çalışanlarına sonsuz teşekkürler…

