Münir Nurettin’e

Şu da muhakkak ki üslup endişesiyle dünyayı yüzlerce Münir Nurettin‘le doldurmakta bir mana yoktur. 

Sevgili kardeşim, Türk musikisinin kaderine beni ümitle bağlayacak hadiselerden biri, senin İstanbul Radyosu’na müşavir ve muallim olarak tayin edilmendir; bunu benden iyi bilirsin. Onun bunun çirkin dedikodularına rağmen şuna inanmış adamım ki, senin radyoda vazife kabul etmen mektubunda yazdığın gibi, memlekete ve musikimize hizmetten gayrı bir emel istinat etmiyor. Bize ne mutlu! Fakat İstanbul gazetelerinin bir kısmında ve bazı çoluk çocuk dergilerinde çıkan yazılarla bir kaç gündür sevincime bir gölge düşmüş bulunuyor. 

Dr. Alâeddin, Zeki Müren, Safiye Ayla, Perihan Sözeri, Sabite Tur, “Biz üslup dersine girmeyiz.” diyorlarmış. Hatta bu itirazları biraz tarizkâr ve ithamkâr derecelere vardıranlar bile var sanıyorum. Eğer bu değerli sanatkârı ve solistleri senden vareste kılmak niyetinde iseler, yani Münir Nurettin gibi asırların bir daha zor getireceği ses dehasından müstağni olduklarını ifade etmek istiyorlarsa, içlerinde Dr. Alâeddin gibi senden sonra en çok sevdiğim ve hayran olduğum bir insan, bir dostum bulunmasına rağmen sana söyleyeceğim şey, “Üzerlerine düşme, bırak, onları azametleriyle başbaşa.” sözleri olacaktır. 

Sevgili kardeşim, 

Biliyorsun, İstanbul’dan ötede olduğum için mektuplarla, gelen haberlerle hüküm yürütüp fetva vermeye çalışıyorum. Olabilir ki bilgime aksedenler yanlıştır. Mesela bu arada sormak istiyorum: Sen bu her biri birer şahsiyet olmuş olan insanları toptan klasik üslup dersine mi sokmak istedin? Hadise eğer bu şekilde ise doğrusu bu noktada aziz dostumla ayrı düşünmekte olduğum kanaatindeyim. Şu klasik üslup nedir? Bir defa bunun üzerinde duralım? Sen de biliyorsun ki bizde bu maksatla yazılmış bir kitap olmadığı gibi klasik üslupla alakalı bir metot da yok. İki kişi; bir Mesut, bir de sen, bu tavrı, bu üslubu sezginiz görgünüz ve zevkinizle bu memlekete getirdiniz. Ankara’da Mesud Cemil‘in kurduğu Tarihi Türk Musikisi’ndeki hafif ve havi aksanlar, şiddet ve dalgalanmalarla dikkati çeken koro, yavaş yavaş giriş ve kararlardaki vakar ve haşmet, üst perdelere tırmanırken beliren mazlum tevekkül ve hicranlı yakarışla da takviye edildi. Öte yandan bu sanatın çilesini çekmiş olan sen, Dedelerimizi, Ağa ve Çavuşlarımızı nisyandan kurtararak memlekete sevdirdin. Şimdi çocuklara öğretmek istenilen üslup bu klasik üslup mu? Benim bildiğim, üslup öğretilmez. Aslında burnunu silmemeye alışmış olan bir kimseyi beş on mendille takviye etsen boştur. Öte yandan dünya yüzünde selam vermenin, göz kırpmanın, sakız çiğnemenin bile o işi yapan insanlarda birbirinden ayrılan üslup ve hususiyet farkı varken, yani herkese ille “Şu biçim sakız çiğneyeceksin” diyemezken bütün solistleri klasik üslupta okumaya zorlamak hakkına sahip olamayız ki.. Klasik tavır dediğimiz şeyde uzun boylu derslerle öğretilecek bir mesele de yoktur. Fakat Münir Nurettin‘in kendi tavrında iş vardı. Klasik üslubun mayasına karışan bu ses, asıl bence uzun derslerle talim edilebilir. Fakat şu da muhakkak ki üslup endişesiyle dünyayı yüzlerce Münir Nurettin‘le doldurmakta da bir mana yoktur. Bırakalım, bu bahçede, bu ses vadisinde seslerine aynı üniforma giydirilmiş olanlar değil, çeşitli nağme ve renkte pervaz eden kuşlar şakısın.

Oysa ki, Dr. Alâeddin ve Safiye Ayla klasik tavrı esasen hamurlarında maya diye bulundurmaktadırlar. Zeki Müren‘le Sabite Tur ve hatta Perihan‘a gelince bunların klasik tavırda olmadıkları söz götürmez. Fakat bunlara piyasada rastladığımız sesler diyebilir miyiz? Bilmem ama naçiz görüşüme göre klasik tavır değil, ses sanatkarında sadece tavır ve üslup sahibi olmak aranılmalıdır. Zeki Müren‘in klasik tavra en hafifinden dahi yanaşmadığı muhakkaktır. Fakat ben bu sese hayranım. 

Bu ses yılışmıyor, sululaşmıyor, Türkçemizi bütün fesahatiyle kullanıyor. Şimdi onu, “Hayır sen klasik tavırda değilsin” diye ille bu tavra zorlamak, üslup vereceğim diye, mevcut ve taazzuv etmiş (gelişmiş), mukallitlerini türetmiş bir üslubu dejenere etmek reva mı? Hem burası Radyo, konservatuvar değil ki… Bak aziz dostum, konservatuvar dersen anlarım. Orada muayyen bir platform üzerinde bütün seslerin birleşmesi lazım. Fakat Radyoyu aynı kilo ve biçimde üst üste dizilmiş, numunelik incir kutularından farksız seslerle istiflemeye pek hakkımız olmamalıdır. Bununla beraber, senin derslerin akıllı insanlar için bir hazinedir. Türkiye’de en tanınmış kıymetlerimiz için de bu ihtiyari derslerde öğrenilecek çok şey vardır. Radyoda sajyerleri piyasaya düşürmemek, himmetine kalmıştır. Eserleri doğru, bütün nüanslarıyla meşk etmek için dizinde çömelmeye istisnasız bütün Radyo can atılmalıdır. Ben prensipte bazı bakımlarda senden ayrılmakla beraber, o isimleri de sanat bakımından cisimleri de mevcut olan sanatkarların beyanat verişlerine de teessüf ettim; bu da başka. Sana tariz, geçmiş ve gelecek asırların bütün sanatkarlarına tariz gibi geliyor bana. 

Gücenme, seni tâ canımdan severim. Ama, ey benim başı göklere değen ulu çınarım! Hoşgör, bu vadide başka fidanlar, başka ağaçlar da boy atsın!

Müspet icraatından emin olan, İstanbul Radyosu’ndaki hizmetlerinden ayrılmamanı candan temenni eden, hakiki dost ve hayranın. 


Şardağ, R. (1954, Ekim 18). Münir Nurettin’e. Radyo Gazetesi, s. 1, 6. 


Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Prof. Dr. Cenk Güray ve Ankara Milli Kütüphane çalışanlarına sonsuz teşekkürler… 

Yorum bırakın