Sanatkâr Zeki Müren İzmir’e geldi diye çeneler de açıldı. “Efendim kadın gibi çıplak kapak resmi çıkarıyormuş, tavırları şöyleymiş, kendisi böyleymiş… Peki ama sanatından gayrı olan cihetleri kimi, neden ilgilendirsin? Yarına ondan kalacak olan şey duru samimi sanatı, halis Türkçesi ve rakipsiz diksiyonu, değil midir? Ben de kalkar onun her hangi bir hareketine sinirlenebilirim, fakat benim sinirlenmemden o sese ne zarar gelebilir? Hele bizden sonra gelecek insanlar onun ses sanatından gayrı hususiyetleriyle zerre kadar ilgilenirler mi? Bu böyle olduğu gibi daha ne boş dedikodularla günlerimizi geçiririz! Şükran Özer bilmem kimi tutuyormuş. O da nüfuz kullanarak Özer’e yardım ediyor, her yerde üste çıkarıyormuş. Bu dahi bir dedikodu sınırını aşar mı? Nihayet bundan otuz sene sonra gelecek insanlar eğer bu kızın sesi hep böyle tekâmül ederse Özer’de sesten başka neyi arayacaklardır. Sanatın her sahasında böyle, değil mi? Bir zamanlar iktidarı överken şu Falih için neler yazıldı? Şimdi bile yok, karakteri zayıfmış, yok bilmem neymiş. Fakat çok değil on beş sene sonra fikir yazılarını dünden bugüne okuyan nesiller Atay‘ın tasarruflu, veciz, espri, hayatiyet dolu yazılarında müstesna Türkçesine hayran olacaklardır, o kadar.
Hiç şüphe yok ki hususi hayatları, sanatlarından çok taktir toplamış insanlar, ideal karakter örnekleri tarih içinde gelip geçmiştir. Fakat kaide değişmez ki. Kalem, fırça, ses ve melodilerinden yarına bir şeyler yadigâr bırabilecek insanların hususi hayatlarıyla meşgul olmak galiba bu dünyada yapmakta olduğumuz gevezeliklerin en beyhudesidir.
Şardağ, R. (1954, Eylül 20). Zeki Müren şöyleymiş de. Radyo Gazetesi, s. 1, 4.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Prof. Dr. Cenk Güray ve Ankara Milli Kütüphane çalışanlarına sonsuz teşekkürler…

