Dertleşme

Kulağıma kadar üç radyodan bazı haberler geliyor, hatta yazı şekline dökülen dedikodular da olmuyor değil. Tabii kötü laf bu, çabuk erişiyor. İyiliğim içinde elbet konuşan vardır diyor veya böyle sanarak avunuruyorum. ama sevgili okuyucularım, onların benden bahsettiçe farkında olmadan içtin içe beni sevdiklerini söylersem şaşmayın. “İşte bir gafını yakaladık. Şevki Bey‘in zamanında yaşamış gibi gösteriyor kendini” bir İstanbul dergisinde çıkan yazımı almış eline bir; habire bunu soruyormuş. Canım ona bakarsa, ben kendimi mazöde yaşıyor görmekten pekala hoşlanabilirim. Mamafih yazımı almışlar, okuyorlar, temkit ediyorlar, hani kimsenin kimseyi okumadığı şu umursuz günlerde şahsıma bir alâka iyi, değil mi bu?

“Efendim, a canım doğrusu bestelerinden bir şey anladımsa Arap olayım. Makamını tutturamıyorum”. Ankara’da bulunan bir piyasa sazendemiz de böyle konuşuyormuş. Hem, yüzüme karşı türlü yaltaklanmada bulunan biridir bu. Ama ne diye benim bestemle meşgul, anlamıyorum ki.. Yahut sadece bir şey anlıyorum, bestem onu meşgul etmiş. Ben ki Dedelerden sonra Şevki, Rahmi ve Lem’i beylerden sonra bestekar geldiğine kani değilim. Nerede kaldı ki kendim bununla övüneyim. Ama doğrusu sağdan soldan “besteleri..” vesaire denildikçe hani benim de bu eserlere bir değer veresim geliyor koltuklarım kabarıyor. Tâ İstanbul’dan biri soruyor: 

20. asırda bir ses sanatkârı ile resmimi koydurmuş ve hakkımda sitayişkâr yazı yazdırmışım”. Bende iş yok ama mecmua dostlukla koyuyor yazıyı: Bunu diyecek İstanbul’daki. Haydi böyle olsun. Demek bir mecmuayı dostluğumuza bağlayacak kadar kabiliyetim varmış; bari bununla övüneyim. İzmir’den birine göre; radyoda eserlerimden geçilmiyormuş. Topu topu bu radyoda okunan dört eserim var. Onunda kaderi şu: Müzik şefleri benimle dostlar mı okuyan bir iki kişi çıkıyor. Şefler kalemimize küstüler mi okunmuyor. doğrusu ben de şüphelendim bu halden. Müdüre söyledim. Şunları okutma, hem vallahi ciddi olarak dört beş defa söyledim, ama dinlemedi. Şeflerle aramıza kara kedi girince madem okumuyorlar; aksi olduğu zaman okunuyor, eh besteler kötü değillerse bile iyi de değiller demektir. Yalnız bir Emin Gündüz var ki her hal ve şearitte ferman veya tesir dinlemeden okumuştur şarkılarımı. Falan sanatkâr mesela Zeki Müren eserlerimi okumadığı için susuyor, onun için yazmadı diyorlar. Bir defe sükutumla dahi meşgul olduklarına bir alamet değil mi bu?

Demek farsında olmadan beni değilse bile yazılarımı seviyorlar. Bırakın ki susmadım, zaman zaman bu kıymetli sanatkârdan da bahsettim. Bırakın ki eserimi İstanbul’da okumuştur ve bi defasında da telgrafla beni haberdar etmek inceliğini göstermiştir. 

Sevgili okuyucularım, söyleyenlerden bazıları belki de şunu açığa vurmak istiyorlar. Ben eserlerimi okumayanlar hakkında yazı yazmam. Ama bak, bu noktada yanılıyorlar. Benim kendisinden her zaman sitayişle bahsettiğim Ekrem merhum, tek bir eserimi, o da ölümünden bir ay önce okumuştu. Kendisine ve sanatına karşı taktir hislerimi esirgemediğim Müzehher Güyer henüz bir tek eserimi okumadığı gibi, bir tek şarkıma dahi sahip değildir. İstanbul’da çok beğendiğim Ahmet Çağan ne bir şarkımı okumuş, ne bir şarkıma sahiptir. Hayranı olduklarımdan İrfan Doğrusöz‘e nazik ısrarı ve alâkasıyla o da çok yeni iki şarkımı vermişimdir. Ben Mefharet Yıldırım‘a hayranım, ama henüz bir şarkımı okumuş değildir. Şükran Özer‘i, Ekrem Kongar‘ı beğenirim, kendilerinde bir tek eserim yoktur. Yine değer verdiğim, atalarımızın kokusunu taşıyan seslerden Muzaffer Birtan  nazik bir alâka ile eserimi istemiş, birlikte geçmeyi kararlaştırmış, fakat İstanbul’da fazla kalamayışım buna mani olmuştur. Münir Nurettin, Dr. Alâeddin Yavaşça, Behiye Aksoy, Sevim Tanürek henüz şarkılarımı okumadan önce taktir ettiğim, derece derece hayran olduğum kimselerdir. Şimdi sevgili okurlarım, bunun aksini yazanlar da işin hakikatını bilir ama, işlerine öyle gelir. Bu arada İzmir siyasi gazetelerinden birinde çalışan bir sekreter sırf patronuna tempo uydursun ve yaransın diye “bestekâr; şair, fıkracı, mütefekkir ve sonra belediyeci” diyormuş. Farzedin ki böyle olduk; suç mu? Kendi de çıksın, başka cinsten gizlediği marifetlerini göstersin. Nerede kaldı ki iki güfte yazdım diye şair olamayacağımı ben de bilirim. Her beste yapan bestekâr olamaz. O da malum. Benim fıkracılıkta da bir iddiam yok. Maşallah İzmir’de çok fıkracı var, bana mı kaldı bu iş? Edebiyat öğretmenliğine başladığım 22 yaşında Vakıt gazetesine yazdığım ilk yazılar edebiyat tenkitleriydi. Belediyeci olmadan önce, bu tenkitlerimi Ulus’ta, Zafer’de, Vatan’da, Cumhuriyet’de devam ettirmiştim. Yani kendisinin İzmir muhabirliğini yaptığı gazetelerde. Şu musiki ve edebiyat alanındaki tenkit yazılarımda da hizmet etmek emelimden gayrı hedefim oyk. Ama yaşadıkça, bu tenkit ve tahlilleri yaptıkça bu acı, tatlı dedikodu ve sataşmalardan kurtulamayacağız, onu da bilmiyor değilim. Tek tesellim bir çok insanların, üç şehirde artık bensiz duramamaya başlamalarıdır. Baksanıza Ankara’da bir idareci ne demi: Kuvvetli kalem doğrusu, ama ukala!

Ey hakkımda yazan ve konuşanlar, eminim ki sizler ne yapsanız beni seviyorsunuz, var olun, sağ olun!


Şardağ, R. (1954, Ekim 4). Dertleşme. Radyo Gazetesi, s. 1, 3.


Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Prof. Dr. Cenk Güray ve Ankara Milli Kütüphane çalışanlarına sonsuz teşekkürler… 

Yorum bırakın