Geçen gün, Ankara Radyosunun opera müziği saatinde Batının müzisyenlerine ait muhteşem, koral eserlerini dinlerken duyduğum sonsuz hazla beraber içine düştüğüm bu bedbinliği tarif etmeme imkân yoktur. Duyduğum haz musikinin tekniğini az çok kavramış, zevkine varmış olan herkesin hemen duyacağı cinsdendir. Fakat bedbinliğimi açıklamak isterim: Niçin bizim musikimiz de elindeki bütün imkânlara rağmen Batının eriştiği merhalelere, muhtelif hamlelerle erişemiyor? En az dört perde üzerinde çağlayanlar gibi teksif edilmiş yüzlerce sesin terekküp ettiği o hayat dolu (sevinç, keder, inkisar, ümit, realite, hakikat gibi mefhumları işleyen) insanî ufka gıpta etmemek mümkün değildi. Sade vokal müziğinde mi ya, enstrümantal müziğinin her dalında aynı serpilip gelişme aynı varyasyon, aynı muhteşem melodiler cümbüşü. Bırakın tekniği; niçin radyolarımızda beş ayrı sazı hiç olmazsa üçer adet fazlasıyla çarparak icraatımız, mesela 15 sazın kompozisyonuna ulaşmayız? Çünkü saz sanatkarı yetişmiyor. Devletin bu davayı benimsemediği kanaati gençlerimize hakim.
Mevcut kompozitörlerimiz neden Türk musikisinde muhafazakarlığı yıkmazlar? Mesela bizde prozodi denilen söz, melodiye ruh vermesi gerekirken hâlâ aynı bayat nağmeleri her çeşit söze ısmarlama olarak giydiren bestecilerin düşük piyasa şarkılarına Radyolarımız yer vermektedir. Bir aç bestekâr bilirim ki (Selâhattin Pınar, Suphi Ziya Özbekkan gibi) manayı beste içinde yaşatmaya muvaffak oluyorlar. Fakat bunlar da dahil, dilimizin fonetiğine hürmetkâr bir besteciyi gösterecek kadar bahtiyar değiliz. Batutalar içine, heceleri, “aksan”larına bakmadan birkaç elif miktarı uzata uzata, yaya yaya yerleştirerek solistlerimizi de böyle okumaya mecbur etmişlerdir. Ankara’nın tanınmış bir solistine, bir kaç ay evvel çok sevdiği naçiz bir eserimi, bir yerinde fonetik dışı bir uzatma ve yayma arzusu izhar ettiği ve ısrar ettiği için meşk etmekten vazgeçmiştim. Oysa ki musikimize yeni usûller ilâve edilmeli, bir mısrada yerine göre iki çeşit ika kullanılmalı, her mısradaki batuta adedinin birbirine denk düşmesi kaidesi çiğnenmemeli; kısaca sun’i olmaktan kurtulup samimiyete erişmelidir.
Türkiye’de Batı’yı da, Türk musikisini de aynı kuvvetle icra eden ve kompoze edebilen Mesut Cemil, Şerif Muhiddin, Sadettin Arel gibi üstatlar var. Cumhurbaşkanlığı orkestrası eski şefi olup bir zamanlar Kânûnî Ferit adı ile anılan musikimize aşina bir Hasan Ferit Bey var. Bütün bunlara halk müziğinin rakipsiz kompetanı Muzaffer Sarısözen ve büyük kompozitör dostum Adnan Saygun da katılarak yeni bir ruhla Türk musikisinin, geçmişte abideler yaratmış olan musikimizin yeni zinde ve harika eserlere tekrar imkân vermesi, tekniğimizin gelişmesi mümkün olabilir. Ruhumuzun bize mahsus olan o gürültücü olmaktan uzak, dıştan ziyade içi, zekadan ziyade ruha, riyadan çok saffete dayanan ışığı yaşatılmak şartıyla millî musikimizin temeli atılabilir. Dini, Mevlevî musikimizde görülen şaheserler yeniden ihya edilerek hiç olmazsa mevcut dini müziğimizi neşretmekten çekinmeyecek bir olgunluğa da sahip oluruz.
Fakat yazık, çok yazık ki, devlet bu musikiye resmen elini koymamıştır. Bu müziği, devlet Radyolarında, iyisini, kötüsünü ayırt etmeden halkımıza her gün sunmasına mukabil ıslahı, temizlenmesi, gelişmesi cihetine gitmemektedir. Memlekette Türk musikisi adı ile söylenen ve çalınan bu şeyleri devlet ya benimser ya reddeder. Benimserse onu hakiki salâhiyetlere, son heyet gibi, aceze ve ehil olmayan kimselere değil, otoriteleri su götürmez kimselere tevdi eder, bütün himayekârlığı ile destek olur. Reddedeceği radyomuza onu sokmaz. Dünyada iki türlü hiç bir alâka düşünülmezken bu iki çeşit devlet alâkası hiç düşünülemez ve düşünülmesi, şahit olunması da pek hazin, yürek yakıcı olur. Eski Millî Eğitim Vekili Tevfik İleri bir takım Türk müziğiyle alâkalı kimselere merhum Güzel Sanatlar Müdürü Hamdi Bey‘i göndererek fikirlerini sormuş, hatta bu arada haddim olmadığı halde, bu satırların sahibinin görüşlerini öğrenmişti. Bu anketin neticesi ne oldu? Rahmete kavuşan zavallı dostumla birlikte nisyana mı gömüldü, bilmiyorum. Herhalde bugünkü durum hazindir. Türk musikisini devlet yıllardan beri olduğu gibi serçe parmağı ile bile değil, maşa ile tutmaktadır. Tekrar edelim: onu ya bırakmak veya altı yüz senedir atalarımızın zevklerine hitap etmiş olan bu musikiye dört elle sarılmak lâzımdır. Bu samimiyetin belirdiği gün zevkimizde açılmış olan gedik kapanacaktır.
Şardağ, R. (1953, Ekim 26). Devletin hala maşa ile tuttuğu Türk musikisi. Ege Ekspres Gazetesi, s. 4.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

