Radyolarımızda dinlediğimiz seslerde, (sadece seslerde mi ya..) sazlarda dahi acı acı, bir noksanlığa şahit oluruz: İrfan noksanlığı. Sazlarda şahit olduğumuz duygu tezahürü, eğer umumî bilgiden, kültür ve irfandan geçmiş sanatkârlara aitse, derhal kendini hissettirir.
İstisnalar, küçük yaştakiler dehalar hariç tutulmak şartıyla bu böyledir: Ama, hususiyle seslerde irfanın, irfanlı okuyuşun tesiri büyüktür.
Dinlediğimiz seslerde bütün parlaklığı ve hususiyetlerine rağmen bir tatmin edemeyiş hali mevcutsa bu, kültür ve irfan yokluğundan ileri gelir. Farz-ı mahal: Şükran Özer‘i dinleyelim: Küçük, manalı ve pek cazip bir ses.. Ama arada bir, iyice belli olan kendini kuvvetle his ettiren bir “ordinair” tarafı yok mu? Bir doyurmazlığı ruhumuzu saramazlığı yok mu? İyte bu, irfan ve kültürünün noksanlığından ileri geliyor. Buna mukabil Safiye Aya, açık hava konserlerindeki reklamatif şarkıları hariç ruhu doyuran o yavaş, lirik ve vakur okuyuşunu biraz da, hatta fazlasıyla irfanına borçludur. Musikimizi Allah’ın hidayeti gibi katılan Dr. Alâeddin Yavaşça‘lar, Ahmet Çağan‘lar kendilerine mahsus yol ve usulü seçerken bu umumî kültür ve irfandan derin bir suretle faydalanmışlardır. İnsan sesi eğer irfan sahibi birisine aitse, her gün banyo yapmış adamın taravet ve mümtaziyetine bürünür.
Türk musikisi solistleri arasında maalesef Yavaşçalar, Çağanlar, Doğrusözler ve Safiyeler parmakla gösterilecek kadar azdır. Fakat geride kalanların Divan edebiyatı, o diksiyon, fonetik bilgilerini tamamlamaları, boş zamanlarda sık sık Osmanlı vak’anüvislerinin tarihlerini okumalarını, kıymet kazanmış kaliteli romanlarımızı okuyarak piyasa eserlerinden vazgeçmeleri batı musikisi konserlerini bu konserlerdeki eserlerin hususiyet ve formları hakkında bilgi sahibi olarak takip etmeleri onlara kültürlü arkadaşlarına yaklaşma fırsatını verebilir. İsim yapmış sanatkârlar için ihtiyari tutulacak, stajyerler içinse mecburi olacak olan bu çeşit dersler konulduğu, radyolarımız birer irfan yuvası, adeta ikmâl kursları haline getirildiği taktirde ise mesele çok daha radikal olarak halledilebilir.
Ama diyeceksiniz ki radyolarımızın çok daha mühim vazifeleri vardır.
Birinde “dans geçiti” mi dendi, öbüründe “dans edelim”, daha ötekisinde ise, “dansa gidelim” demek gibi büyük (!) program çalışmaları mevcuttur. Bu derin faaliyetlerinden baş kaldırıp irfan davasına eğilecek vakitleri yoktur.
Bu memlekette her şeyde olduğu gibi kaliteden zordan ve irfandan kaçış hali ses sanatkârlarımızda da görüldükçe yaptığımız türlü binaların temelleri elbette pek çürük olacaktır. Kaybettiğimiz günlere yazık değil mi?
Şardağ, R. (1955, Ekim 12). İrfana gel. Radyo Gazetesi, s. 1, 4.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Prof. Dr. Cenk Güray ve Ankara Milli Kütüphane çalışanlarına sonsuz teşekkürler…

