Geçen gün İstanbul Radyosunda İrfan Doğrusöz‘ü dinlerken ne yalan söyleyeyim hem sevindim, hem de üzüldüm. Sevinç ve üzüntümün sebepleri ayrıdır. Bu genç ve münevver arkadaşın yıllardır repertuvarını piyasalaşmış ve bizi utandıracak eser koymamakta gösterdiği asil mukavemet ve cidden hayran olduğum sesinin tok vakur müessiriyeti keyfiyeti bir yana, sanatkar hayret edilecek ani tekamül gücü ile değişmiş denecek kadar ilerlemişti. Kendisine mahsus olan o canlı aksanlarının bir kısmı müthiş bir derinlikle yumuşak bir hacim kabiliyeti kazanmış Türk musikisinin bünyesinde bulunan niyaz ve yakarış tonu, Türk fonetiğinin “dure”si boyunca İrfan‘ın sesine yeni bir özel vasıf katmıştı.
Sevinmemek, her gün sanatına, kendi inisiyatif ve çevre tenkitleriyle yeni kıymet ve vasıflar ekleyen sanatkarı övmemek mümkün mü?
Fakat işin bir de üzülecek tarafı var: Niçin diğer isim yapmış solistlerimizin pek çoğu sanatlarında bu tavır, vasıf ve mümtaziyet tekâmülüne gidemiyorlar? Haydi ikinci sınıf seslerden vazgeçtik, ses olarak, etof, cevher olarak birinci sınıf sese malik olan Perihan Altındağ Sözeri‘nin bile o güzel sesine rağmen senelerden beri okuyuşuna arız olan manasız boğukluğu ve bazı lüzumsuz gırtlak zorlamalarının terk edemeyişi birçoklarımızın nasıl uykuda olduğunu gösterir.
Öte yandan aynı sanatkârın kız kardeşi Neriman Sarısözen yıllardır muktedir eşinin sanat çevresinden feyz alarak nasıl adım adım tekâmül dağının zirvesine yaklaştığını hep görmekteyiz. Bir yanda ayakta dimdik duran ve tevazuyu yetişmeyi şiar edinmiş sanatkârlar, öbür yanda bir enerji, alaka ve yetişme yoksulluğu ile sırt üstü yatmış heder olmaya mahkum sesler..
Birincilerle sevinip, ikincilere hayıflanmamak mümkün mü?
Şardağ, R. (1956, Ocak 4). Bazılarının noksanı. Radyo Gazetesi, 1.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Prof. Dr. Cenk Güray ve Ankara Milli Kütüphane çalışanlarına sonsuz teşekkürler…

