Sayın Baykan’la konuştuklarım

İzmir’deki konuşmamız arasında, üzerinde halûk, halûk olduğu kadar açık görüşlü, samimi, karar ve azim sahibi bir insan intibaını uyandırmış bulunan Basın Yayın Umum Müdürü Sayın Muammer Baykan‘la son Ankara seyahatimde tekrar uzun uzun görüştük. Aramızda artık bir dostluk teessüs ettiğini bana hissettiren alâkasının sıcak atmosferi içindeki konuşmalarımızın, gazeteme aksetmesini faydalı bulmadığım kısımları hariç diğer meselelere karşılıklı görüşmelerimi sevgili okuyucularımıza da açıklamakla ferahlık duyacağım. 

Bulunduğu masanın kendisinden kuvvet aldığına emin olduğum Sayın Baykan, beni temelden gelme bir nezaketle karşıladı. İlk sözü beş ay önceki konuşmamızda ileri sürdüğüm temennilerden bir kısmını gerçekleştirdiğine, diğerleri üzerinde de durduğuna işaret etmek oldu. Sadece hücum kasıtlı silahlarımı takınarak gelmiş olsaydım dahi tenkide, hak ettiği Avrupalı manasını veren bu insan, beni bütün silahlarımdan tecrit etmeye muktedir olacaktı. 

Gerçekten edebiyat dersi; Ankara ve İstanbul’da, kadrolar teessüs etmemiş olmasına rağmen konulmuş ve bu temennimiz Ankara’da tam salahiyetle, İstanbul’da kifayet bakımından pek tatmin edici olmayacak surette yürütülmeye başlanmıştır. Radyoların musiki işleri müzik şeflerinin mutlak görüşü ile idare edilmekten çıkmış, salahiyetli elemanlara sahip olduğu için Ankara ve İstanbul radyolarında müzik şeflerinin icra edeceği vazifelere gaye ve güç kazandıran heyetler iş başına getirilmiştir. Bunun gibi daha başka müspet teşebbüslerin de gerçekleştiğine şahit oluyoruz.

Sayın Baykan‘la yeni temasımızda bilhassa iki nokta üzerinde ısrarla durdum. Bunlardan biri yine güfte meselesiydi. Nazarımda bu mesele ayrıca iki bakımdan mütalaa edilmelidir. Bir defa güfte sahiplerinin adlarını anons etmek mecburiyetinde iken bunu neden yapmayız? Bestekâr kadar onun da hakkı yok mudur? Kötü besteler gibi zayıf güfteli eserleri de komisyonlar reddeceğine göre kabul edilen güftelerin sahiplerini bestekârla birlikte anons etmek en tabii bir hakkı yerine getirmek olur. Aynı zamanda bir çok aydınların tenkit hedeflerinden biri daha ortadan kalkar. Şüphesiz bu taktirde “Nereden çıktın karşıma, neler açtın başıma” gibi, hatta “O kapkara siyah gözler” gibi güfteler heyetin kabul damgasını kolay kolay yiyemez. Güfte meselesinin ikinci mütalaa edilecek ciheti Sayın Baykan‘a arzettiğim vechile bestelemek için ele aldığımız güfteleri asla tahrif etmemektir. Mesela Sadi Hoşses‘in Acemkürdi makamında bestelemiş olduğu “Aşkın ile gündüz gece…” diye devam eden güzel şarkısının ikinci mısraındaki “Bülbül gibi gül rûyine hayranım efendim” aslında şairin divanında “Nalânım efendim”dir. Mesela, “Ey şuh ne hoş” değil, divanında, “Ey sevr ne hoş”tur. “Bir dame düşürdü beni ki” değil, “Bir dame düşürdün beni kim”dir. Fakir kütüphanemizdeki divanlarıyla her zaman ispat edebileceğimiz bu hataların veya tahriflerin yüzlerce örneği vardır ki güfte davasında bunu da dikkate almak lazımdır. 

Sayın Muammer Baykan‘a arz ettiğim bir husus da Radyo dışındaki salahiyet veya tanınan kimselerden mürekkep istişari bir heyet toplanmasına vasıta olması veya imkân vermesidir. Sayın devlet vekilinin de prensip bakımından mütabakata varması gerekeceği muhakkak olan bu teşebbüsün Radyolarımız Basın Yayın ve musikimizin tarihinde dönüm noktası teşkil edeceğine inanıyorum. Mesela Ankara Radyosu’nda bir Suphi Ziya Bey vardır ki, müzisyen olmamakla beraber, notayı kısmen, yakın zamanlarda üstad Refik Fersan‘dan öğrenmiş bulunmasına rağmen, büyük çapta bir bestecimizdir. Her bestekâr gibi bir sürü zayıf eserlerini atsak bile dört başı mamur olarak tarihe kalacak çok güzel eserleri vardır. Gel gelelim musikide mutlaka klâsiklerin izinden gitmeyi prensip edinen bu muhterem zata göre Sadettin Kaynak bir virgül, Sadettin Arel bir nokta olmamak lazımdır. Batı musikisinde geniş çapta faydalanmaya mecbur olan, hareketsiz cansız ve kansız kalmış bugünkü musikimize yeni hamleler kazandırmaya çalışan bu iki kıymet resmen ne davet edilmiş, ne dinlenilmiştir. Bunun gibi, Radyo dışında ya otorite olan veya böyle sanılan kimseler mevcuttur. Bunların çoğunun etrafında hocalar, öğrenciler ve hususi guruplar vardır. Onların kıymetleri bilinmedikçe gönülleri alınmadıkça az çok muhalif kalacakları ve yapılmış olan hiç bir ıslahatı tamam sayamayacakları pek tabiidir. Bir defa bunun için dinlenilmeleri gerekmez mi? Öte yandan belki de bir kısmının metot, mektup, inkılap, musikimizde sevk ü idare dedikleri şeylerin tatbiki ve ilmi bir vasıfları da yoktur ve o toplantıda bu da ortaya çıkar. Ayrıca, bu toplantıda, radyolarda okunacak eserlerin hususiyetleri, Türk müziğini taktim ediş şekilleri, musikimizde yapılıp halen Radyolarımızın bir kısmında anlayışla karşılanan yenilikler yine bu heyet tarafından karara bağlanır. Bütün mesele ayrı görüş müdafaa edenlerin bulunduğu toplantıya, problemlerin, Basın Yayın tarafından verilmesidir. Varılan neticeler yirmi otuz kişilik bir heyetin görüşü olacağına ve müzik şefleri veya heyetleri artık bunları detaye edeceğine göre hariçte biraz da suni olarak çıkarılan polemik hızını birden bire kaybeder. Muhterem Baykan‘a sunduğum isimleri, unuttuklarımı da ilâve ederek bir defa da okuyucularımın görüşüne sunuyorum: Sadettin Arel, Mesut Cemil, Refik Fersan, Şerif Muhiddin Targan, Münir Nurettin, Sadettin Kaynak, Suphi Ziya Özbekkan, Suphi Ezgi, Nuri Halil Poyraz, Cevdet Çağla, Cevdet Kozanoğlu, Muzaffer Sarısözen, Yesari Asım, Ahmet Aksoy, İzzettin Ökte, Selahattin Pınar, Laika Karabey, Emin Ongan, Halil Aksoy, Muzaffer İlkar, Sadi Işılay, Dr. Alaeddin Yavaşça, Arif Sami Toker, Nevin Demirdöven. 

Sayın Baykan‘la gazeteye aksinde mana görmediğim hususlar üzerinde de samimi görüşmelerde bulunduktan sonra kendisine veda ettim. 

Bizim gibi medihten ziyade kusur bulmaya, makamda oturmaktansa hür kalmaya mütemayil bir mizacın Basın Yayın Mumum Müdürü’nü sevmesi tutması boşuna değildir. O makamdan ayrılmazsa kendisinin daha çok şeyi gerçekleştireceğine inancım tamdır. 


Şardağ, R. (1955, Ocak 5). Sayın Baykan’la konuştuklarım. Radyo Gazetesi, s. 1, 5, 6. 


Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Prof. Dr. Cenk Güray ve Ankara Milli Kütüphane çalışanlarına sonsuz teşekkürler… 

Yorum bırakın