Hani fikir, hani hisse

Günlük gazetelere bakıyorsunuz, “Efendim, mevzular aktüel olmalı!” görüşüne uyarak fikir ve sanat cepheleri en kuvvetli kalemlerin mahsullerini, dışı cazip içi boş süs eşyalarına benzemiş görüyorsunuz. Radyolardaki radyofonik temsilleri takip ediyorsunuz; halk efendimizi sıkmasın diye fikir namına zırnık kokuya rastlayamıyorsunuz. Siyasi nutukları tahlil ediyorsunuz; fikrî bir ana temelden mahrum oldukları için, üç satır yukarıda kaş yapmak isterken, üç satır aşağıda göz çıkarıyorlar.

Şöyle bir müzik âlemine dalalım diyorsunuz, “Avrupa”cılar muayyen şekil ve kalıpları içinde harika örneklerini verip kendinden bıkmış olan senfonik eserlere cılız ilaveler yapmak peşindedirler. Tabii, aynı zamanda bir mevzu kuvvetine dayanmak kafa mahsulü olmak gereken senfoniler yanında bizimkilerin eserleri temadan çok vakit mahrum şeyler. Bir senfoninin formel yapısı içinde tezahür eden asıl ana fikri, gitgide gelişen temel kuvvetinden nasipsiz bulunan bu eserlerde hayatî bir fikri, bir görüşü beyhude ararsınız. 

Hele şu Türk müziğinin şarkı formundaki eserlerinin söz ve melodilerine bir bakarsanız, onlardaki fikir yoksulluğunun ne kadar perişanlıklara sebep olduğunu anlamış olursunuz. İşte klasik tavırdan mahrum (klâsik tavır şart değil, bayağılığa düşülmemesi esastır) şu meşhur İstanbul şarkısı… (Ah güzel İstanbul, sen benim canımsın, Ey güzel İstanbul; sen benim bilmem ne haltımsın!). Rica ederim fikri yok, maksadı yok ve manası da bulunmayan bu sözlerin acaba hedefi nedir? Güzelleme mi? İstanbul’u övmek mi? Ama düşünün ki bazı hoş nükteli keten helvacıların ve İstanbul işkembecisinin meslek gayretiyle İstanbul’u övmesi bundan daha manalıdır. Alın bir de klâsik tavırda bir örneği. Ankara Radyosunu tek zevkli eserleriyle bir şarkı tekeli altında tutan talebe yetiştirememiş hoca, nota öğrenmemiş alim bir muhterem Suphi Ziya Bey vardır. Bir garip tecelli… Bir zamanlar Fuat Köprülü‘nün tavsiyesiyle Sayın Dr. Sarol‘un Ankara Radyosuna müşavir tayin ettiği bu zatın bu Radyodaki repertuvar müdahalelerine, kaprislerine gelecek sayılarımızda gayet açık bir kalemle dokunacağız. Geçenlerde onun yeni bir şarkısını dinledik: Yok (Lokman’a hacet kalmadı) yok (Yakub’a hacet kalmadı) gibi bir sürü cıcığı çıkmış, posasında bile hayır kalmamış olan laf döküntülerini klâsik şarkılarımızın nağmelerinden derlenmiş beylik nağmelerle şarkı şeklinde düzenlenen bu (hacet kalmadı)lardan ne gibi bir öz, bizim hafıza ve hayal ufkumuzda ne gibi bir duygu kalmıştır? Tabii ki hiç! Eskilerin (kıssadan hisse) sözü vardı. Bugünkü sanat meşgalelerinden ise bir halt kalınmadığı acı fakat bir hakikattir.


Şardağ, R. (1956, Şubat 2). Hani fikir hani hisse. Radyo Gazetesi, s. 1, 3. 


Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Prof. Dr. Cenk Güray ve Ankara Milli Kütüphane çalışanlarına sonsuz teşekkürler… 

Yorum bırakın