Bizim İzmir’in bazı sesleri

İzmir Radyosu’nun kazanmış addedebileceği sesler vardır ve vardı. Bunlardan üçü bugün Radyomuzdan uzaktadır. Emin Gündüz İstanbul Radyosu’nun kanatları altındadır. Suzan Yaman kendi kaderini sahne hayatında aramak yolunu seçmiştir. Yine beğenilen seslerden sanatkar hassasiyeti tam bir insan olan Fahri Kavala bazı yaramazlıkları sebebiyle çok sabırlı bir insan olan müdürlerinin bile sabrını taşırmış olmalı ki, bugün Radyomuzun dışında bulunmakta ve güzel, sevilen sesinden dinleyicilerin bir kısmı olsun mahrum kalmaktadır. 

Kalanlara gelince: 

Güler Özgeçit‘le Mualla Geçergün‘ü birinci sınıf sesler hizasına getirmek mümkün olabilse Radyomuz gerçekten Ankara ve İstanbul’un bir kaç ası hariç, diğer sanatkarlarının fevkinde kalan iki üstün kıymete sahip olabilir. Bin defa yazdık çizdik; bütün dava tavır ve üsluptadır. Öyle sesler vardır ki elli sene çalışsalar bir şey olamazlar. Ama yukarıda bahsettiğim iki ses ve bunlara ilâveten Mürüvvet Güdücü, Kerim İleri, Servet Candaş pekâlâ Radyomuzun üslup kazandıran bir muallimi mevcut olsa ve kendilerinde de himmet gayret mevcut olsa birden ön safa geçebilirler. 

Bizce tavır ve üslupça yetişmede en büyük mürşid, sanatkarın yine kendisidir. Dr. Yavaşça, Dr. Doğrusöz, Muzaffer Birtan, hatta sesini şahsen çiğ ve sevimsiz bulmama rağmen Şükran Özer bugünkü seviyelerine üç yıl önce, hatta geçen sene dahi sahip değildiler. Fakat her gün kendi noksanları üzerine eğilerek, kendilerinden daha üstün olanları dinleye dinleye, bu dinleyişlerin muhasebesini ruh iklimlerinde ve hançere egzersizlerinde yapa yapa şimdiki durumlarına ulaştılar. Soruyorum, bizim sevgili çocuklarımız kendilerinden üstün olan ses sanatkârlarını hoca kabul ederek radyoları başında acaba ders dinler gibi dikkatle, soluksuz dinlemekte midirler? Mesela Güler‘imiz çok değil altı ay Dr. Yavaşça‘yı, Demirdöven‘i, Zeki Müren‘i, Mefaheret Yıldırım‘ı kastettiğim manada dinlese altı ay sonra onlara yakın bir varlık olabilir. Bu arada umumi kültürü mevcut sanat ve edebiyat ile alakası ve ihtisası davamda, eski musikimizin hususiyetlerini hâlâ evlerinde devam ettiren kimse ve gurupların arasına sık sık karışmak, noksan kalmış kültürlerimizi bu yollarla telafi etme de mutlak şarttır. 

Öte yandan eser okumak, ama seviyemizin altında piyasa eserlerini değil seviyemizin üstündeki sanat eserlerini yavaş yavaş, tahlil ede ede, cümleler üzerinde dura dura okumakta üslup ve irfan kazanmak, sesine mana ve mümtaziyet katmak için solistlerimizin boynuna vebaldir. Ama hazindir, ben şu koca İzmir’de benimle bu kadar temasları bulunduğu halde bir tek solist evladımızın, okuduğu klasik bir eserin manasını sormak maksadıyla bir gün olsun, müracaatta bulunduğunu görmedim. 

Bizim bir Servet Candaş‘ımız var ki çıkardığı erkek sese hocaları gülerken ben gülmemiş, bu sesin orijinalitesini överek kendisine, “Kızım, yalnız bu ses yumuşamak, gereken tavır özelliğine bürünmek şartıyla çok kıymetli bir ses olabilir” demiştim. O günden sonra o, bu iyi hislerime mukabil çok kötü şeyler düşünmüş ve konuşmuş diye duydum. 

Cüneyt Orhon‘a yaranmak gayretiyle olduğu için hoşgördüğüm bu halini unutmuş değilim; işte yine kendisine hitap ediyorum: Vakit geçmemiştir. İki sene yerinde sayan bu ses, kendi kendisinin hocası olarak bundan sonra olsun kendine iyi bir istikbal sağlayabilir. Sesinin cevherini çok üstün , gayretlerini henüz kâfi bulmadığım Mualla Geçergün ile Mürvet Güdücü‘yü de dostça ikaz ettiğimi söylemeliyim. 

Sanat bir dağ devirmektir. Arif Sami‘nin hayatının gazetemizde çok uzun sürdüğünü, lüzumsuz ve mübalağalı kısımlarla dolu olduğunu bana yazı ile hatırlatanlara aldırmamıştım, sırf solistlerimiz okusunlar diye. Bugün Şark sanatlarındaki vüzuh, Türkiye’de eski sadeliğe ulaşmış tek insan Toker‘se eğer, kendisi bunu, o hatıratında gördüğümüz hayat mektebinde pişmeye, göz yaşartıcı sahnelere katlanmaya ve sayısız musiki muhitlerine girip o muhitlerin özünü emebilmeye borçludur. 

İzmir Radyosu’nun kıymetli solistleri! İsimlerini yazmış olmayışıma rağmen kendilerinde ümidim bulunan diğer kıymetleri zaman zaman ya sevgi veya şeytanat mahsulü olarak Radyomuza müdür geleceğim söylentileri çıkarılır. Sizinkine de, diğerlerine de müdürlük teklifi aldığımı geçmiş yıllarda bir kaç vesile ile yazmıştım. Ben prensip adamıyım. Sanat anlayışım “Şark”ın kuvvetine istinat eder. Bugün için bir idareciyi hiç bir müessesede barındırmaz bu prensip! Bu sebeple inanın ki sizlerle alâkalanışım herhangi bir maksada dayanmaz. Sadece Türk musikisine olan sevgim ve inancım, bir de temelinde naçiz hatıram bulunan şu Radyonun daha ilerlemesi ve sizlerin özlediğim seviyeye ermenizi görmektir arzum. Pekâlâ, nazik ve sizlere kol kanat germiş bir müdürünüz, ateş ve cevher dolu, sizin içinizden çıkmış, çocuk, çocuk olduğu nispette sevimli ve iyi kalpli, hakkı ile sanatkâr bir müzik şefiniz var; öyleyse bütün gayret ve himmet sizlere kalmıştır; göreyim.


Şardağ, R. (1956, Mart 29). Bizim İzmir’in bazı sesleri. Radyo Gazetesi, s. 1, 6. 


Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Prof. Dr. Cenk Güray ve Ankara Milli Kütüphane çalışanlarına sonsuz teşekkürler… 

Yorum bırakın