Onu prensip sahibi dürüst bir insan olarak tanıdığım günden bu tarafa, hakikate mütemayil, yerinde tenkidi azimli vasıflarını da yakından tespit etmiş ve münasebeti dost ve arkadaşlık derecesine kadar karşılıklı olarak yükseltmiştik. Bu seferki buluşmamız, tecrübelerden geçmiş bir arkadaşlığın bir yıl sonraki sıcak yakınlığı içinde başladı. Radyolarımızın durumu üzerinde, her şeyden önce iki yıldır yazı yazan, fikir ileri süren, gazete idare eden insan sıfatıyla uzun uzun durdum. Ben dedim ki:
Her üç Radyoda okunan şarkılar, intihap bakımından bir prensibe bağlanmış değildir. Mesela İzmir Radyosu müzik şefi Arif Sami‘nin, “Ben derdime hiç çare bulamam saki!” diye başlayan bir eseri İstanbul’da ve İzmir’de okunduğu halde Ankara Radyosu programlarından çıkarılmıştır. Niçin? Ölçü kıstas nedir? Ankara’da mevcut heyet azasının elindeki miyar, klâsik üslupsa, kavait ise, Arif Sami bu kavait ve üslubu bilmek bakımından bu heyetin fevkinde bir kıymettir. Klâsik musikimizin şekil ve kaideleri aynen yeni eserlerde de aranmak gibi bir saçmalığa gidilecekse benim: “Rüştüyâ elhak nedir bu, yok mu insafın senin?” gibi tekerlemeler yapmamı da tefe koymamız lazımdır! Bizim klâsik musikimiz, dün türlü kalıplar ve makamlar yaratacak, yenilikler, inkılaplar içinde kuvvetli ustaların elinde tekâmül etmişken bugünkü musiki neslinin dünü aynen bir kuyruk misali taklit etmesi acı, hatta ayıp değil mi? “Efendim” denilebilir, “Klâsik üslup ve ruh baki kalsın.” Cevabım şudur: Neden? Bir eser piyasalaşmamış ve arabesk nağmelere boğulmamışsa onun artık neden klâsik üslupta olmasına lüzum görülür. Bu musikinin mevcudiyeti bir realite olduğuna göre onu tekâmül yolundan alıkoymaya hakkınız yoktur. Alâeddin gibi, İrfan, Necdet, Halil, Çağan, Birtan gibi ses ve saz solistleri, İlkar gibi temiz ve yenilik taraftarı kimseler Dr. Nevzat Atlığ gibi yaşça ve başça Çağla, Fersan gibi başça genç ve yenilik taraftarı kıymetlerin önüne dikilen bu irtica hareketine cevaz veriyor musunuz?
Sonra bu kadar titizlik gösteren Ankara Radyosu’nun sabah programlarında insanı dayak yemekten beter bir hale sokan şarkılar da pekâlâ okutulmaktadır. Öte yandan Ankara’daki heyet Radyo müdürü Ruşen Kam, Muzaffer Sarısözen, Muzaffer İlkar ve Suphi Ziya‘dan ibaretken Sarısözen yalnız halk müziği mevzularında heyete dahil olmakta, diğer şahıslar sahaları olmadığı halde halk müziği ile alakalı toplantılara pekâlâ karışmakta, bundan kötüsü, Suphi Ziya Özbekkan telefonla yazılı ve şifahi ihtarlarla şu eser çıksın, bu eseri bir daha okutmayın gibi direktiflerle müzik şefliğini ve Radyo idaresini felce uğratmaktadır.
Kendi şahsi zevkini bütün memlekete teşmil etmek isteyen bu salahiyetsiz zatın ise öte yandan “Lokman’a hacet kalmayan” şarkıları hiç bir elekten geçmediği için soğukluk rekorunu kırmaktadır. Bir tek “Saki”eserini alalım. Bu eser ehli zevk ve salahiyet erbabınca dinlensin, hatta siz münevver bir insan olarak dinleyin, eğer güzel değilse, bendeniz şu vücud-ı bîluzumumu bend deresinden aşağıya atarım.
Basın Yayın Umumu Müdürü Sayın Baykan dedi ki: Musiki meselelerinin içinde bulunmamakla beraber dava olarak karşısında olduğumuz bir vakıadır. Ankara’daki heyetin bütün üyeleri mevki ve salahiyetçe birbirlerine müsavidirler. Kendi kendisine bir şahsın ayrı ve mümtaz bir yetki tanıyacağını ve böyle bir salahiyet taşıyacağını tahmin etmezdim, fakat meselenin bu noktasında duracağım. Yalnız bir şahsın, heyetin fevkine çıkmak arzusunu göstermesi, biraz da diğer azanın ve alakalıların tutumuna, gevşeme vasıflarına göre tatbik alanına konabilir sanırım. Bu iki heyetin zaten eserleri intihap bakımından tezat içinde bulunduğuna bende inanmıştım. Şu anda çok iyi çalıştığına emin olduğum İstanbul heyetinin salahiyetli azasını Ankara’ya çağırmak ve onların varlığı ile yeni bir prensibe varmak gerektiğine kaniyim.
– Sayın Baykan, aziz dostum, bu heyeti tevsi etmek her ikisi de elindeki sazın bihakkın vekili bulunan yenilik taraftarı Necdet Varol‘la, Halil Aksoy‘u Ankara’dan, ticaret mezunu, konservatuvar mezunu ve Sadettin Arel merhum gibi en büyük Türk musikisi aliminin yegâne talebesi Arif Sami Toker‘i de İzmir’den bu heyete ithal etmek, bu davayı tenkit eden Radyo Gazetesi, Akis Dergisi ve diğer fikir ve sanat adamlarından bir ikisini de heyete ithal edip meselenin umumi prensiplerini tahakkuk ettirmek istemez misiniz?
Sayın Baykan güzel bir fikir bu! Musikimizin mevzularını aynı zamanda diğer müzik dalları hakkında da bilgi sahibi olan edebiyat kültürüne, klâsik şiirimize aşina ve kusurları sert de olsa tenkitçi bir gözle gören kimselerin iştirakiyle çözebileceğimize inanıyorum. Bunu gerçekleştireceğiz.
– Turizmle alakalı son kongrede İzmir şehrini temsilen bende bulunuyordum. Bu kongrede, son dakikada Dr. Sedat Barı tarafından bir önerge verildi; Turizm işleri için müstakil umum müdürlük kurulsun diye bu önergeli Basın Yayın adına sık sık söz alan, ismini şu anda hatırlayamadığım alçacık boylu bir adam bermutat değil, berakis olarak destekledi: Zira tenkitler “iki kere iki dört eder” kabilinden de olsa bu zat turizmle alakasını belirtmek için hemen ortaya fırlıyor “hayır diyor iki kere iki” herkesin şaşkın nazarları arasında ilâve ediyordu: “İki kere iki kat’iyetle dört eder, öyle sade ve hafif dört etmez efendim”. İşte bu zat müstakil umum müdürlük sözünü duyunca evvelkilerin aksine “isabet olur” dedi. Onu müteakip bizim İzmirli Suat Yurtkoru dostumuz de yerinden kalktı, o da Basın Yayın’dan gelen her görüşe itiraz ederken bu sefer teklifi isabetli buldu. Bu suretle bir temenni izhar edildi. Bu temenniyi bugün hakikat olmuş buluyoruz. Bu fakir memleket için turizmin ne büyük önemi olduğunu bilirim. Fakat aynı Basın Yayın’ın başında bu kadar değişik simalar varken, hatta bir tanesi çok sevgili arkadaşımken gösterilmeyen turizmle alakalı faaliyetler, bu işler müstakil bir Umum müdürlüğe bağlanmadığı halde zamanımızda pekala kendini göstermeye başlamış müspet eserleri görülmüştür. Yeni bir Umum Müdürlük,ben şuna inanıyorum ki, bugünkü kadar bile çalışamayacaktır. Yalnız Allah’ıma inandığım gibi inanıyorum ki yeni Umum müdürlükten iki fayda husule gelecek, sizdeki o kısa boylu zatla bizdeki dost, bu teşkilatta hak ettikleri (!) mevkilerini alacaklardır.
Sayın Baykan gülümsemiş ve susmuştur:
– Şu güftelerin yanlış okunması davasındaki ısrarıma ve bu mevzuda bir prensibe varılamayışına çare olarak da salahiyetli bir heyet teşkili gibi bir tedbirle geldim. Dünkü eserlerin eski metinlerin arkası gelmediği için heyetçe tespit edilen şekil esas alınır ve bir daha hata yapılmış sonra kalitesiz besteler gibi kalitesiz sözlerde süzgeçten geçmelidir. Faraza, geçenlerde kulağına gelen iki şarkının ilk mısraları şöyle başlıyordu:
Birinci şarkı:
“Doktor nabzımı bırak, kalbimi al ele”
Buna gülmemek kabil mi? Doktorun işine karışmaya hastanın hakkı olmadığına göre, (Nabzımı bırak, kalbime gel) sözünden murat ne olduğu anlaşılır. Peki ama kendimize ve zevk hayatımıza ait olan bu isteği hem de devlet radyosundan el aleme duyurmaya ne hakkımız vardır?
Bir his ve düşünce şahsımıza ait olmaktan çıkmadıkça, öteki insan kardeşlerimizdeki tellerden birini sızlatmadıkça iç mintanımızdan farksızdır. Bu iç gömleğimizi herkese göstermeye hakkımız yoktur Ye nedir öteki eser? “Lokman’a hacet kalmadı” rica ederim, zamanımızda İstanbul’da geçenlerde mahkemeye sevk edilen “Lokman hekim”den başka akla ne getirir?
Muammer Baykan memnuniyetle bir kaç not aldıktan sonra dedi ki:
– Sanatın beşeri bir meşgale olduğu muhakkaktır. Gerçekten radyolarımızın diğer sözlü yayınları için bir kontrol cihazı kurmuşken güfte adı altında bu sözleri süzgeçsiz geçirmek manasızdır. Benim de muvafık bulduğum o geniş heyet toplantısında bu fikrinizi de münakaşa edip prensiplere bağlayalım.
– Şarkıları intihapta İstanbul ve İzmir ileri düşünceli Ankara bir yandan en düşük plakları çaldıracak durumda iken bu heyetin toplanmasını yakın bir zamana alabilecek misiniz?
– En kısa zamana!
– Çok sevdiğim Refik Ahmet Bey‘in halk edebiyatı konferansları hiç bir yenilik taşımadan ikinci senesine girdi. Mektepte olsa idik, bu faslın kapanması lâzımdı. Bu husustaki fikriniz?
– Muammer Baykan‘ı bu noktada asil bir iç mücadelesi içinde buldum. Şardağ‘ı incitmek istemiyor, konuşmaların uzadığını kabul ediyor. Sayın Sevengil haklı bulmamı istiyor, bana itiraz etmek isterken azami nezaket dozunu kullanıyordu. Diyordu ki:
– Rüştü Bey, konuşmalarda bir ehliyetsizlik var mı?
– Peki konuşmayı ses ve ton olarak nasıl buluyorsunuz?
– Çok güzel konuşur Refik Bey.
İkimiz de susmuştuk. Fakat, ben bu sükutu İzmir’de yırtıyorum. Ve şuna inanıyorum ki, iki senedir Refik Bey‘i tenkit ettiğim bu hususta biraz haksız gibiyim. Radyolar mutlaka hususiyeti olan, orijinal metinler yayınlamaz ki. Bu konuşmalarda bir hususiyet bulamayan sanat çevrelerine mukabil yüz binlerce insan onları pratik bir hatırlatma konuşması olarak değerlendirebilir. Şu halde bu konuda yaptığım tenkitlerin tamamına bir çizgi çekiyorum.
Daha çok şeyler konuşmuştuk. Bunlar gazetenin sınırı dışında kalacak şeyler. Fakat bu hususlarda da o kadar mutabakata vardık ki, yakın günlerde bunların neticelerini yeni teşebbüs ve kararlar şeklinde tezahür etmiş göreceğiz.
Şardağ, R. (1956, Şubat 8). Muammer Baykan ile neler konuştuk?. Radyo Gazetesi, s. 1, 2.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Prof. Dr. Cenk Güray ve Ankara Milli Kütüphane çalışanlarına sonsuz teşekkürler…

