Olanlardan Muammer Baykan’ın haberi yok mu?

Ankara’da yapılan son istişarî toplantıda görüşülen meselelerin gerçekleşme safhasına çıkacağının beklediğimiz günlerde duyduğumuz iki havadis bizi bu satırları yazmaya sevk etti. Bunlardan bir tanesi, bütün Radyolardan okunmasını istemedikleri eserlerin hangileri olduğunun sorulmasıdır. Kalitesiz eserleri ayıklamak, tezatlardan kurtulmak bakımından çok yerinde bir teşebbüs saydığımız bu haber için memnuniyetimi bildirmek isterim. Ancak sonradan bu eserler, Radyoların Türk müziğinden anlar karma bir komisyonca tetkikten geçmeyecekse bu sevincimize bir burukluk karışmış olacaktır. Neden dolayı okunması istenmiyor? Bunun da, yani işin (niçin)inin de sorulması mutlaka lazımdır? Zira Ankara’da bulunan Suphi Ziya Bey‘in, kendisinden usul ve nota talim eylediği büyük bilgin ve bestekâr Refik Fersan üstadımın eserlerini pek soğuk bulduğunu söyleyerek çizmeden yukarı çıkması nota bilmeden cetvel kalem nice kıymetlerin eserlerini mikrofona çıkmak hakkından mahrum etmesi gibi çirkin haksızlıklar, bu (niçin)in sorulmasıyla önlenmiş olur. İşin gerekçesini, reddedilen eserlerin çürütülmesindeki sebebi bildirmeden yapılacak tasfiye başkasının çiftliğine girip de oraya girecek diğer insanları, hakkı olmadığı halde men’e kalkmak kadar ukalâlıktır. Ankara’da muhterem Baykan‘la bu mevzuda uzun uzun dertleştik. Refik Ahmet Bey‘le konuştuk. 

Toplantıda bizzat bu zatın yanında, heyetçe tasviple karşılanan konuşmamızda Radyonun şahsi zevklerimizin hüküm süreceği bir müessese olmadığını anlattık. Hatta namuslu davranmak prensibimize uyarak Suphi Ziya Bey‘e sayın Radyo Müdürünün odasında dedik ki, “Üstadım! Güzel eserlerin var. Mesela o Saba şarkınızı, o Hicaz divanınızı muasır eserlerin en güzellerinden sayarım. Bestelerinizdeki musiki zevkinize hayranım. Fakat Muzaffer İlkar‘ın zaaf ve kifayetsizliğe yaklaşan aşırı nezaketini ve Ruşen Kam‘ın bedbinliğini istismar ederek telefon veya şifahi emirlerinizle hiç de salahiyetiniz olmadığı halde niçin idari işlere münferit olarak burnunuzu sokuyor, klâsik zevke uymuyor, forma riayet etmiyor diye, bu eseri bir daha programlara almayacaksınız, gibi bir sürü talimat veriyorsunuz? Sonra kendisinden nota öğrenmeye çalışıp da kıvıramadığınız usûlsüz bestelerinizi usûle koymasını rica ettiğiniz Türk musikisinin son kemal abidelerinden Refik Fersan Bey‘in eserlerini soğuk bulduğunuzu nasıl bir edep çerçevesine sıkıştırarak iddia edebiliyorsunuz. 

Baksanıza, benim zevkim esastır, bana vız gelir, derken bu Radyonun babanızın çiftliği olmadığını, şahsî zevklerinize bu kadar düşkünseniz istifa etmek gerekeceğini düşünmüyor musunuz? Fakat gelin görün ki, bu zat Arif Sami gibi kendisini, musiki bilgisi bakımından evire çevire senelerce okutacak olan bir kıymetin “Saki” adlı eserini, ortasında gazelimsi bir kısmı var diye okutmamakta ve İlkar arkadaşım da bir mecburiyeti olmadan onun kaprislerine uymakta devam ediyor. Bilmiyorlar ki o gazelimsi sandıkları kısım mezür içinde Türk usûllerinin çerçevesi dahilindedir. 

Aziz Baykan, sevgili dostum! Sarsılmaz karakteriniz, cesaretiniz, zaaflardan uzak oluşunuz ve hakikatlere teveccüh edişiniz, sebebiyle üstüne titrediğim yegâne Basın Yayın Umum Müdürü oldunuz. 

Şardağ‘ın şahsî hiç bir beklentisi olmadığını da gereği kadar anladınız. Şu halde ilk ikazımı zeki nazarlarınıza arz ediyorum. Bu eserlerin kabule şayan olanları ile olmayanlarını melodi ve söz bakımından ancak İstanbul’da toplanacak karma bir heyet ayırabilir. Bu heyete oradan davet edilecek unsurlar arasında muannit muhafazakarlık iddiası dolayısıyla Suphi Ziya Bey‘in ithali hiç de fayda sağlayıcı değildir. Zira bu zat bir defa samimi değildir. Klâsik üslup diye yırtınan bu insanın yegâne talebesi ve kendisiyle övündüğü solist Fahriye Taner‘de, gelin görün ki, klâsik tavırdan zırnık yoktur ve bu ses bal gibi piyasadır. Ama güzel sestir Radyolarımızdan onu zevkle dinleyen her gün çoğalmaktadır, o başka. Haydi samimi kabul edelim. Eserleri piyasa nağmelerinden örülme bir Şükrü Tunar‘ımız vardır. Gerçi onun “Kalbimi bezlederim” gibi berbat, arabesk şarkıları mevcuttur. Fakat, “Geçti sevdalarla ömrüm” gibi Ankara’da reddedilen Müsemmen usûlünü öğreneceklere ders diye gösterilebilecek metanette eserleri “Adanın yeşil çamları” gibi ölmez şarkıları vardır. Piyasa dediklerimize dahi yeniden eğilmek oradan da nice solmaz çiçekler derlemek mümkündür. Şimdi bu şarkıları kim, hangi heyet ayırmalıdır! Eğer bugüne kadar dostluğumuza temel teşkil eden samimiyetime itimat hâlâ mevcut ise hemen bu heyeti tespit edeyim: Refik Fersan ve Cevdet Çağla. Bu iki kemal örneği, hem selim zevklerini eserleriyle göstermiş, hem kıskançlıktan uzak kalan insanlık mertebelerinde bulunduklarını ispat etmişlerdir. 

Dr. Nevzat Atlığ. Bu genç hem bilgisi, hem zeki ve idareci vasfı ile, tarafsız hüviyeti ile heyette nazım rol oynayabilir. Arif Sami, Sadettin Arel‘in yegâne talebe ve devamı olarak yenilik hamleleriyle heyeti sağlamlaştırır. Mesela gözüm gibi sevdiğim Münir Nurettin‘i, yeni eski bunca kıymetli bestelere sahip oluşuna rağmen mezkur heyete tavsiye etmeyişimin sebebini haydi izahtan âzâde kalayım. Burada İstanbul’dan katılacak bir edebiyatçıyı da unutmamalıyız. Klâsik zevke sahip, yeniliğe taraftar tek elçi zevkten uzak kıskançlıktan müberra olarak çalışacak bu heyeti acilen kurup da Radyo repertuarını tespit etmek şerefi, çok isterim ki aziz dostuma sür’atle nasip olsun. Halbuki olanlardan Sayın Baykan‘ın haberi bulunmadığı şüphesi içindeyim. Nitekim haftaya daha acı olarak üstünde duracağımız nota komisyonu işi de yürek acısıdır. Bu hususta da gayet açık konuşacağız. 


Şardağ, R. (1956, Nisan 11). Olanlardan Muammer Baykan’ın haberi yok mu?. Radyo Gazetesi, s. 1, 4.


Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Prof. Dr. Cenk Güray ve Ankara Milli Kütüphane çalışanlarına sonsuz teşekkürler… 

Yorum bırakın